“Kalem, düşüncelerin kanatlarıdır ve onunla uçabilirsiniz.” – Helen Keller

CUMARTESİ  AYDA-1

İÇ SESLER
Herkesin içinde bir ses var…Dışarıya sustuğumuz, ama içimizde hiç susmayan bir ses. Günlük telaşlarda bastırdığımız, kalabalıklar arasında kaybettiğimiz, bazen bile bile duymamayı seçtiğimiz bir iç ses…Kimi zaman bize “iyi misin gerçekten?” diye sorar, kimi zaman “neden böyle oldu?” der içten içe… Bazen çığlık çığlığa bağırır, bazen de yalnızca sessizce ağlar.
“İç Sesler” bu seride duyulmayanı duyurmak, bastırılanı dile getirmek, unutturulanı hatırlatmak için var. Bir parça kırgınlık, bir tutam sorgulama, zaman zaman isyan, ama hepsinin altında samimi bir arayış var bu yazılarda. Bu bir iç döküş değil sadece…
Bu, kendine kulak verme cesareti.
Başkalarına değil, kendine doğru konuşma denemesi. Süslenmeden, filtresiz, olduğun gibi… Eğer bazen sen de kendi iç sesini bastırıyor, görmezden geliyor ya da anlamlandıramıyorsan, belki burada yazılanlarda kendinden bir şeyler bulursun. Çünkü bazen en derin yankı, başkalarının iç sesinde kendimizi duyduğumuzda olur.
Benim kendi yolculuğumdan küçük notlardır. Belki sana da tanıdık gelir. – emine akı

 

(26-07-2025 CUMARTESİ)

2. Yazı:

GERİDE KALAN

On dokuz yıl… 23 Ekim’de sensiz bitecek…

Bu zamanı bazen tarif edemiyorum. Ne uzun olduğunu söyleyebilirim ne de kısa. Ama dolu ve hep zorlayıcı bir 19 yıl… Sessizce dolmuş bir zaman gibi. Yan yana yürüdüğümüz, hiç kopamadığımız… Denesek de başaramadığımız…
Kendi hayatlarımızda kendi kararlarımızı alırken, bir şekilde hep birbirimize yer bırakarak devam ettiğimiz… Ne birbirimizle ne de başkalarıyla, diğerimizi geride bırakıp bir şey kuramadan. Ad koyamadan. Kural çizmeden. Sadece biz olarak.
“Biz” demeye gerek duymadan, “biz” gibi yaşayarak.
Aldığım, aldığın her kararda mutlaka onay alarak. Kendimizle, geçmişimizle, hatalarımızla…
Kabul ederek. Dönüştürmeye çalışmadan. Zorlamadan. Bazen üzülerek, bazen kırılarak ama karşılıklı asla sarsılmayan bir güven duygusuyla… O güven duygusunu kadın ve erkek olmakla sınırlayamam ama sınırlarının çok az insanda denk gelebileceğini biliyorum. Senin kendin olmana izin verdiğimi biliyorum. Ama sende, benim ben olmama izin verdin.
Benim zor zamanlarımda sen mutlaka yanımda oldun.
Sen zor zamanlarında geri çekilirdin. Sessizleşirdin.
Hataların artardı. Huysuzluğun, hırçınlığın, delişmenliğin, pişmanlıkların, öfken artardı.
Sessizliğini dinlemeyi öğrenmiştim.
Sonunda anlatacağını bildiğim için üzerine düşmemeye, elimden geldiğince sabırla beklemeye çalışırdım.
Önceliğim her zaman “Sana bir şey olmasın, boş ver, hallederiz” oldu.

Ama bu sefer…
Bir şey farklıydı. Bir şeyler daha derine gömülmüştü. Ve ben o derinliğe inemedim. İnmeme de izin vermedin. Kendi karanlığını bana göstermemeyi seçtin.
Beni korumayı seçtin belki de… Öyle dedin… “Bunun içinde olmanı, sana zarar vermeyi istemiyorum.” Mümkünmüş gibi…
O gün bana, “İçimde kötülük yoktu. Kimseye zarar vermek istemedim. Bunu biliyorsun, değil mi?” dedin ya…
Şaşkınlıkla baktım, çünkü senin içinde herhangi bir konuda kötülük olabileceği, benim aklıma bile gelmezdi.
Ve bu, senin bana soracağın bir soru değildi.

Başkalarının bizim hakkımızda, birbirimizden bağımsız olarak söylediklerini konuşur, gülerdik. “Hangimiz daha çok sevilmiyoruz?” oyunu oynardık. Farklı karakterlerimizle topluluklar içinde çok sevilmediğimizi düşünürdük ikimizde…
Ama birbirimizin iyiliğini, kötülüğünü sorgulamak… ancak çok sinirlendiğimizde söylenecek bir kaç söz, sonra da “eşeklik ettim, özür dilerim” diyebileceğimiz bir şey olurdu.
“Bana bunu gerçekten soruyor musun?” dedim.
Güldün. “Artık bana eskisi kadar güvenmiyorsun, çok yalan girdi aramıza” dedin…
Oysa sorun güvenmemek değildi.
O kadar iyi tanıyordum ki seni…
Ne sakladığını, neyin yalan olduğunu,  ne taşıdığını, neyle savaştığını sen anlatmasan da biliyordum. Ve izin veriyordum…  Bilmenin bile faydası olmadığını öğrettin bana. Bir kere söyledim sana bana yalan söylemekle uğraşma ben her açıklamanın doğrusunu zaten biliyorum diye…

Son kez birlikte kahve içtik. Dedikodu yaptık, sohbet ettik. Birlikte zaman geçirdik… Telefonumun siyah arka planı için bir kez daha ama son kez azar işittim. Sonra gittin…
2006’dan beri defalarca çıktığın bu evden yine çıktın. Yarı beline kadar eğilip beni öptün. “Hala yakışıklıyım dimi?” dedin… “Her zaman” dedim… “Brad Pitt’ten bile mi?” dedin… “Annen öyle diyorsa, öyledir” dedim…

Kaldırım boyunca defalarca dönüp balkona, arkandan bakıyor muyum diye baktın… Ne çok baktığını düşündüm ama bana son kez baktığın aklıma gelmedi…

Saatler sonra bir mesaj geldi: “Kendine iyi bak.”

Altı boş bir cümle değildi senin ağzından çıktığında.
İçim buz kesti.
Bu cümleyi senden her duyduğumda irkildim zaten. Yine nereye doğru gidiyoruz, diye düşündüm. Öyle çok “bir daha görüşmeyeceğimizi” sandığımız zamanlar yaşadık ki… En uzunu iki buçuk ay sürmüştü oysa… Becerebildiğimiz ayrılık, görüşmeme süresi iki buçuk ayı geçmiyordu.
İçim daraldı. Çünkü ben de yorgundum artık. Yine ne oluyor dedim…

Sekiz buçukta telefonum çalmadı, on buçukta attığım mesaj hala yerine ulaşmadı.  “Biliyordum.”
Gerçekten, içimde bir yerde biliyordum. Ama bilmek yetmedi. Anlamak yetmedi. Hissetmek yetmedi. Tutamadım seni.
O yük şimdi benimle.

O günü yazmaya hiçbir zaman hazır olamayacağım.
Ama 25 Mart 2025 gecesi, 1986 yılının 29 Ocak gecesi kadar uzun bir geceydi… Yine ağlayamadım. Boğazımda düğümlendi kaldı her şey… Saatlerce boşluğa baktım durdum.

Ertesi gün ellerini son kez tuttum. Yüzünü sildim. Yanağını sevdim. Son kez saçlarını okşadım. Upuzun bir yoldu üstünden akan suyun yolu… 
Sanki hâlâ oradaydın. Sanki birazdan gözlerini açacak gibiydin.
Ama çok sessizdin. Hiç alışmadığım kadar.
Dokunurken biliyordum, senin gidişini anlamaya çalışıyordum ellerimle.

Orada olmam gerektiğini ikimiz de biliyorduk. Çünkü başka türlüsü olmazdı.
Kimseye bırakamazdım. Adam sordu “siz nesi oluyorsunuz” diye…
“Nesi olmam uygunsa oyum” dedim… Tek kelime etmedi. Sonra ben odadan çıkabilene kadar sustuk.

Seninle son kez yan yana durduk camide. Yüzüm, yüzünle aynı hizadaydı.
Son kez aynı arabada gittik.
Toprağa verildiğinde herkesin karşısında, yüzünün baktığı yerdeydim. Canımın içi özenle yerleştirdi seni yerine…
Ne dua ettim ne yüksek sesle konuştum.
Sadece oturdum. Oradaydım da… sen yoktun.
Konuşamadım. İçimden geçen hiçbir şeyi yüksek sesle dile getiremedim.
Çünkü bazı sözler, başkalarının duymasına göre değildir. Bazı veda cümleleri, sadece içinde tutulur.
O an orada, sana içimden sadece şunu söyledim:

“Benim sana helalliğim değil, minnettarlığım var.”

Gittin. Geride kalan ben oldum. Hiç ummazdım.
Defalarca konuştuk biz bunu seninle. Senin beni yolcu edeceğinden çok emindim. Bir sürü sonrası listesi bıraktım ben sana.

O günden beri haftada bir sana geliyorum. Bir çiçek, bir nefes, bir iç dökme…
Kendime anlatamadığım şeyleri sana söylüyorum.
Ve sen… orada mısın, bilmiyorum.
Ama sustuğumda, bazen seni duyar gibi oluyorum. Kayıtlarımızı dinlemeyi hala göze alamıyorum.
Senin yokluğun bir yer boşluğu değil. Daha çok… Bir gölge gibi.
Yokluğuyla varlığını hissettiren bir ağırlık gibi.
Orada.

İnsanlar “hayat devam eder” diyor ya… Etmiyor aslında. Sadece devam ediyormuş gibi yapıyoruz. Ben de o oyunun içindeyim.
Gün geçiyor, spor yapılıyor, kahve içiliyor, birileri arıyor…. Ama senin olmadığın bir düzende hiçbir şey tam değil.

İçimde yeni bir dünya kuruldu. Senin yokluğunla şekillenen bir yer. Sana anlatamadıklarımı oraya bırakıyorum. Kimseye göstermediğim bir yer orası. Hatta bazen kendime bile anlatamıyorum.
Gün içinde hâlâ arayacakmışsın gibi geliyor.
Her akşam sekiz buçukta telefonun çalmamasına hâlâ alışamadım.
Bir şey oluyor, paylaşmak istiyorum, elim telefona gidiyor.
Sonra duruyorum.
Sen yoksun. Ve bu, gerçek.
Ne kadar alışılır, bilmiyorum. Ama ben o gerçekle yaşıyorum artık.
Senin yokluğun, alıştığım bir sessizlik gibi değil.
Bir tür eşlik…
Ama suskun.
Ama var.

Seninle ilgili kimseye açıklama yapmak istemiyorum. Çünkü anlatmak, eksiltiyor. Seni;  her şeyinle, her halinle seven ve senin de sevdiğin üç kişi zaten biliyor…
Senin sesini, hüzünlü gülüşünü, dalıp gidişlerini, şakalarını, sakarlıklarını, dalgınlıklarını nasıl anlatayım…
Bunlar bende kalsın.
Senin hatırana sahip çıkmak gibi değil bu.
Senin bende kaldığın yerin gizli kalmasını istemek belki.
Seninle bana ait olanın, bende kalması gibi…
Sadece bende.

Şimdi, bana bıraktığın o iki cümleyle yaşıyorum:

“İçimde kötülük yoktu.” “Kendine iyi bak.”

O cümleler, birer yara gibi değil… Yük gibi de değil.
Sadece ağırlığı olan şeyler.
İçime yerleştiler.
Çıkmıyorlar.
Ben de çıkarmaya çalışmıyorum.

Her sabah kalkıyorum. Bazen zorlanarak, bazen unutuyormuş gibi yaparak. Ama kalkıyorum.
Çünkü sen bunu isterdin gibi geliyor. Hayata eskisi gibi bütün bunlar olmamış gibi katılmamı değil belki, çünkü bunun benim için ne kadar zor olacağını gerçekten anlayacak tek kişi sendin…
Ama, kendimi unutmamamı… Yarım kalmamamı…
Senin gidişinin beni yarım bırakmasına izin vermememi istediğini biliyorum.

Sadece bana yazdığın o veda cümlesinin sebebi bu. Bana bu olanın ne kadar ağır geleceğini, senden daha iyi kim bilebilirdi ki?
Bazı günler güçlüyüm.
Bazen paramparça…
Ama ikisi de ben.
Ve ikisi de seni taşıyor. Gururla.

Kimse bilmiyor ama… Seninle içimden başka biri de gitti sanki. Konuşan, gülen, anlatan yanımın bir kısmı sustu. Mesela artık hiç kimseyi kıskanmayacağımı biliyorum. Daha sabırlı olduğumu biliyorum. Ve daha anlayışlı…
Yazıyorum mesela, çalışıyorum. Ertelemiyorum mesela… Yalnız kalıyorum çokça, seviyorum o anları…
Çünkü artık anlıyorum…

Bazı insanlar gitmek istemez, ama kalmak da istemez.
Bazı acılar bağırmaz. Bazı vedalar, söylenmeden olur.

Sen gittin.
Ve ben…
Ben burada kaldım.
Ama eksik de değilim. Çünkü sen, başka bir biçimde hâlâ bendesin.

Bunu anlatmaya çalışmıyorum artık. Sadece yaşıyorum.
Sessizce. Sadece içimden.

Bugün ben ve tango ayakkabıların senden sonra ilk kez müzik yapmaya gidiyoruz. Bundan sonra çaldığım her yerde benimle olacaklar. Masamın önünde…
Ve her zaman listelerimde 

“Tango, bizim tanıştığımız yerdi… Ortak sevdamız. Şimdi her adımda, her parçada sana bir selam var.”

 

 

(28-06-2025 CUMARTESİ)

1. Yazı:
AFFETMEK
Affetmek zor iştir…
Öyle herkesin sandığı kadar kolay, basit bir eylem değildir. Hele büyüklük hiç değildir. Kimse kandırmasın kendini; sağlam bir kalp, güçlü bir ego, bolca olgunluk ister affetmek.
Sanıyorlar ki affetmek “Tamam canım, oldu bitti” demektir.
Oysa affetmek, canını yakan bir yaşanmışlığın, ruhunda iz bırakan bir acının yanından geçip gitmek değil, o acıyla yan yana durmayı öğrenmektir.
O yaşanmışlığı, “Artık benim hikâyemin bir parçası bu” diyerek taşımayı öğrenmektir…
Kolay mıdır? Hiç kolay değildir.
Affetmek için insanın kendini de iyi tanıması gerekir.
Ne zaman kızıyorum, ne zaman kırılıyorum, nerede durmam gerekiyor, nerede devam etmem gerekiyor… İşte bunların farkında olmak gerekir affetmek için…
Bu analiz yeteneği olmadan sadece susarsın. Ama affetmiş olmazsın. Bazen susmakla affetmek de karıştırılır.
Affetmek başka bir şeydir; susmak ise bazen bir kalp kırıklığının sessizliğidir.
Affetmek için şüphesiz empati lazımdır.
“Ben olsaydım, ben yapar mıydım?” diye sorabilmek lazımdır.
Ve affetmek için önce kendi kalbine merhamet lazımdır.
İlla bir başkası gelip af dilemeyecektir bazen.
Bazen gelip af dileyen bile olmayacaktır.
İşte orada asıl mesele başlar.
Kimi için af dilenmesi, işin yarısıdır.
Kimi için ise af dilense bile yetmez.
İçinde öyle bir yangın olur ki kiminin, karşı taraf yere kapansa da sönmez.
Çünkü bazıları affetmek değil, intikam almak iyileştirir zanneder.
Oysa intikam iyileştirmez.
İnsan bunu yaşaya yaşaya öğrenir.
Bana göre küçük meseleler affetmeyi bile hak etmez.
Zaten unutulur, savrulur, yok olur gider.
Asıl mesele, insanın içini oyan anlardır…
O yaşanmışlıkların izidir…
İşte onları affetmek kolay değildir.
Bazen yıllarca sürer, bazen hiç olmayabilir.
Affetmek bazen bir karardır, bazen de ömür boyu süren bir çabadır.
Bilinçli bir seçimdir.
“Ben artık bununla savaşmak istemiyorum.” diyebilmektir.
Bununla yaşamayı seçebilmektir.
Affettiğin kişi gitse bile, affettiğin anının hep seninle kalmasıdır.
Olana başka bir gözle bakmayı öğrenmek de bir olgunlaşma işidir.
Bazen de insan kendini affedemez.
Kendimize en zor olanı hep unuturuz.
O hatayı ben yaptım deriz, kendimize kızarız. Zamanında gereği gibi davranmadığımız için maruz kaldığımız yanlışlara sinirleniriz…
Bir türlü bırakmayız o yükü…
Ama insan kendini affetmeden, başkasını da affedemez neticede.
Orada kalır mesele.
Kimi zaman en zor affediş, kendini affetmek olur.
Affetmek bir dönüm noktasıdır.
İnsan ya kırıldığı yerde takılı kalır, ya da hafiflemeye karar verir.
Ama o karar bazen kolay alınmaz.
Bazen defalarca başa dönülür, bazen bir sabah uyanırsın ve fark edersin: artık bırakmışsındır…
Ben hâlâ bazen içimden geçiriyorum:
Affetmek kolay mı?
Kolay değil.
Ama taşımak da kolay değil.
Ben biraz hafiflemek istiyorum. Ve şuraya bir yere bırakıyorum sizi… Siz kendinizi affedin…
İç Sesler, benim kendi yolculuğumdan küçük notlardır. Belki sana da tanıdık gelir. – emine akı