
“Kalem, düşüncelerin kanatlarıdır ve onunla uçabilirsiniz.” – Helen Keller


Malum, Aslan ayındayız.
Her sene bu zamanlar bizim meşhur “Aslan egosu” yeniden tedavüle girer. Aslan kendini beğenir, Aslan övülmek ister, Aslan sahneyi sever, Aslan alkış bekler.
Doğrudur. İtiraz edecek değilim.
Benim de vaktiyle gayet sağlıklı çalışan, bakımlı, besili bir egom vardı. Hayat sağ olsun, kendisini döve döve tedavi etti. Birkaç kez “Ben bunu hallederim” dedim, hayat “Bir dakika bakalım” dedi. “Ben güçlüyüm” dedim, dizlerimin üzerine oturttu. “Ben insanları tanırım” dedim, önüme hiç tanımadığım türden insanlar çıkardı. “Bana bir şey olmaz” dedim. Orayı hiç açmayalım.
Altmışa gelince insanın egosu hâlâ sapasağlamsa ya çok şanslıdır ya da hayat boyunca kendisine anlatılan hiçbir şeyi dinlememiştir.
Ama yaş aldıkça şunu fark ettim: Ego denilen şey burçlarla açıklanamayacak kadar geniş bir sektör.
Mesela bazı insanların egosu sessiz sedasız kendini beğenmekle yetinmiyor. Mutlaka seyirci istiyor.
Bir ortama giriyor ve kısa süre içinde o ortamın en bilgili, en başarılı, en deneyimli, en çok görmüş geçirmiş insanı olması gerekiyor. Konu ne olursa olsun fark etmiyor. Sen üç yaptıysan, o beş yapmıştır. Sen bir şey yaptıysan o daha önce, daha büyüğünü, daha iyisini yapmıştır.
Bir çeşit insan açık artırması.
“Ben daha”
“Ben en”
“Ben zaten”
Bitmez.
Bir de kelimeler üzerinden statü inşa edenler var.
Normalde “düşünce” diyebileceği yere mutlaka sandıktan kallavi bir kelime çıkarır. Cümle öyle bir hale gelir ki insan konuşmanın sonunda sözlük değil, arkeolog çağırmak ister.
Eski kelime kullanmaya elbette itirazım yok; dil zenginliği güzel şeydir. Ama kelime düşünceyi anlatmak için değil, karşındakine “Bak ben ne kadar kültürlüyüm” dedirtmek için kullanılıyorsa, orada edebiyat değil vitrin düzenlemesi vardır.
Çünkü kültür, anlaşılmaz konuşabilmek değildir.
Kültür bazen çok şey bilip bunu kimsenin gözüne sokmamaktır.
Asıl ilginç olanlar ise girdikleri ortamda yeterince öne çıkamadıkları anda başlar.
Birden ortam kötüdür.
İnsanlar kalitesizdir.
Organizasyon berbattır.
Kimse işini bilmiyordur.
Zaten kendisi de oraya bir daha gitmeyecektir.
Garip tesadüf, kendisinin ilgi odağı olduğu zaman aynı insanlar son derece kıymetli, aynı ortam fevkalade güzeldir.
Demek ki mekânın kalitesiyle spot ışığının yönü arasında bizim bilmediğimiz bilimsel bir ilişki var.
Bir de aynalı ego modeli var.
Kendi kusurunu başkasında görüp büyük bir öfkeyle teşhis edenler. Kendisi sürekli öne çıkmaya çalışır, başkasına “Ne kadar egoist” der.
Kendisi insanları küçümser, “Herkes çok kibirli” diye yakınır.
Kendisi dedikodunun dağıtım merkezi gibidir ama çevresindeki insanların ne kadar dedikoducu olduğundan şikâyet eder.
Kendisi tahammülsüzdür, herkesi “problemli” ilan eder.
Kendisi rekabet halindedir ama karşısındaki insanı “beni kıskanıyor” diye tarif eder.
Psikolojide buna yansıtma deniyor.
Mahalle arasında başka isimleri de var ama onları burada kullanmayayım.
Bir de kendisine benzeyen insana tahammül edemeyenler var ki bence egonun en eğlenceli tarafı bu.
“En iyisini ben yaparım” diyen biriyle, “Hayır, en iyisini ben yaparım” diyen başka biri aynı odaya girdiğinde görünmez bir düello başlıyor.
Çünkü mesele iyi olmak değil.
Tek iyi olmak.
Başkasının başarısı kendi başarısından hiçbir şey eksiltmediği halde rahatsız oluyor. Başkasının alkışlanması, sanki kendi alkışından çalınmış gibi geliyor.
Oysa gerçekten kendinden emin insanın en belirgin özelliklerinden biri, başka birinin parlamasına dayanabilmesidir.
Hatta alkışlayabilmesidir.
Çünkü özgüven “Ben iyiyim” der.
Ego ise “Benden başka kimse iyi olmasın” ister.
Aradaki fark küçük görünür ama insan ilişkilerinde koca bir uçurumdur.
Yaş aldıkça ben de bunu öğrendim.
Hayat benim egomu incelikle törpülemedi açıkçası. Biraz kaba çalıştı.
Kaybettirdi.
Bekletti.
Başarısız olduğum yerleri gösterdi.
Çok emin olduğum insanlarda yanılttı, hiç ummadığım insanlardan iyilik gösterdi. “Asla” dediğim şeyleri yaptırdı, “kesinlikle” dediklerimi geri aldırdı.
Ve insanın başına yeterince hayat gelince “Ben bilirim” cümlesinin sonuna kendiliğinden küçücük bir “galiba” ekleniyor.
İyi de oluyor.
Bugün hâlâ kendimi severim.
Yaptığım iyi bir şeyle gurur da duyarım. Beğenilmek hoşuma gider. Alkışlanmak da fena değildir; neticede Aslan burcuyuz, soyumuzu tamamen inkâr etmeyelim.
Ama artık sahnede yalnız olmak istemiyorum.
Başkasının güzel yaptığı bir şeye “çok güzel yapmış” demek benim değerimi azaltmıyor.
Birinin benden daha bilgili olması beni cahil yapmıyor.
Birinin benden daha başarılı olması benim yaptıklarımı değersizleştirmiyor.
Bir ortamda en çok konuşan, en çok bilinen, en çok alkışlanan kişi olmamak da beni eksiltmiyor.
Sanırım ego biraz da bunu öğrenememek:
Kendine değer verebilmek için başkalarının değerini düşürmeye ihtiyaç duymak.
O yüzden şu meşhur Aslan egosuna çok yüklenmeyin.
Bazımızın egosunu hayat çoktan döve döve terbiye etti.
Asıl siz, girdiği her odayı sahne, karşısındaki herkesi seyirci, her sohbeti yarışma, her başarıyı tehdit, her farklı fikri saldırı zannedenlere bakın.
Çünkü insanın kendini sevmesi kibir değildir.
Kibir, odada başka insanların da bulunduğunu bir türlü kabullenememektir.
Ve galiba olgunluk, “Ben de varım” diyebilmekten vazgeçmek değil;
“Siz de varsınız” diyebilecek kadar kendinden emin olabilmektir.
Tahtınızı kimse almıyor.
Çünkü ortada taht yok.
Hepimiz aynı hayatın içinde, üç aşağı beş yukarı aynı hataları yapıp kendimizi fazla ciddiye alarak dolaşıyoruz.
Biraz yer açın.
Başkaları da otursun…

Tahammül Edemediğim Şeyler”
Bugün 60 yaşındayım.
Resmî olarak “Gençsin, anlarsın.” kontenjanından çıkalı çok oldu. Ve 50’lerde bitti. Bunun da bazı küçük ayrıcalıkları olmalı.
Mesela tahammül edemediğim şeyleri rahatça söyleyebilmek.
Hem de kimseye hesap vermeden.
Eskiden idare ederdim. “Boş ver.” derdim. “Kırılmasın.” diye susardım. “Belki öyledir.” diye kendimi ikna etmeye çalışırdım. Yani siz beni çok açık sözlü zannederken bile ben aslında tüm bunların süzgüsünden geçirirdim ağzımdan, kalemimden çıkanları…
Şimdi anlıyorum ki insan yaş aldıkça sabrı artmıyor. Sadece sabrını nereye harcayacağını daha iyi seçiyor.
Artık…
Sürekli mağdur olup hiçbir sorumluluk almayanlara…
Yüzüne gülüp arkanı döndüğünde hayatını tartışanlara…
Her cümlesi “ben” diye başlayanlara…
Bilmediği her konuda fikri olanlara…
Nezaketi zayıflık sananlara…
Dakikalarca telefonuna bakıp, karşısındaki insanı yok sayanlara…
Sırf kalabalık olsun diye kurulan, samimiyeti olmayan ilişkilere…
“Yaşını göstermiyorsun.” iltifatına…
Yüzsüzlüğün her çeşidine;
Kalitesizliğin her türlüsüne;
Ve en çok da…
Kendi mutsuzluğunu başkalarının huzuruna bulaştıranlara tahammül edemiyorum.
Bir de şu var…
Her şeye yetişmek zorunda hissetmiyorum artık.
Her davete gitmek…
Her tartışmaya girmek…
Her yanlış insanı düzeltmeye çalışmak…
Her kırılan şeyi tamir etmek…
Her yalanın doğrusunu söylemeye çalışmak…
Bunların hiçbiri benim görevim değilmiş. Bunu öğrenmek için son on yılı yaşamak gerekiyormuş demek.
İnsan yaş aldıkça dünyayı daha çok sevmiyor belki. Ama kendine daha çok sahip çıkmayı öğreniyor.
Ben buna huysuzluk demiyorum.
Ben buna, ömrün kalan kısmını gerçekten hak eden insanlara, hak eden işlere ve hak eden duygulara ayırma cesareti diyorum.
Ve galiba 60 yaşın bana verdiği en güzel yetki de bu:
Artık tahammül etmeme gerek yok…
Yıllar önce kayınvalideme senin yaşına girdiğimde senin gibi olacağım demiştim. Rahmetli topumuzu gözünün tek bakışıyla idare ederdi… Hele kaşı kalktı mı…
Yani bundan sonra siz düşünün…


YENİ BİR SAYFA AÇILIRKEN
Türkiye siyasetinde bazı günler vardır; yalnızca bir partinin değil, bir dönemin de değişmeye başladığını gösterir. Bugünlerde yaşananlar da tam olarak böyle bir dönüm noktasıdır.
Uzun süredir siyasetin dili sertleşti, kutuplaşma derinleşti ve milyonlarca insan kendisini temsil edecek yeni bir nefes aramaya başladı. Toplumun beklentisi artık sadece eleştiren değil, umut veren; sadece itiraz eden değil, çözüm üreten bir siyaset anlayışıdır.
Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı; gençlerin geleceğe güvenle bakabildiği, emeklinin insanca yaşayabildiği, üreticinin emeğinin karşılığını alabildiği ve hukukun herkes için eşit işlediği bir düzendir. İnsanlar artık kavga değil çözüm, slogan değil proje, ayrışma değil ortak akıl görmek istiyor.
Demokrasi, alternatiflerin çoğalmasıyla güçlenir. Yeni fikirlerin, yeni kadroların ve farklı bir siyaset anlayışının ortaya çıkması; rekabeti artırır, hesap verebilirliği güçlendirir ve seçmenin önüne yeni seçenekler koyar.
Türkiye’nin ihtiyacı olan da tam olarak budur: Umudunu kaybetmeyen insanların, geleceğe birlikte bakabileceği yeni bir başlangıç.
Ancak kişisel olarak en büyük kaygım, mevcut siyasi iklimin bu değişime gerçekten izin verip vermeyeceğidir.
Çünkü Türkiye uzun zamandır sadece ekonomik bir kriz yaşamıyor; aynı zamanda ciddi bir güven kriziyle de karşı karşıya. Gençler geleceğe umutla bakamıyor, emekliler ay sonunu hesaplıyor, üretici artan maliyetlerle mücadele ediyor ve adalet tartışmaları gündemden düşmüyor.
Toplumun önemli bir kesimi yıllardır aynı soruyu soruyor:
“Bizi gerçekten kim dinliyor?”
İşte tam da bu sorunun gölgesinde, Özgür Özel’in öncülüğünde kurulan Yeni Parti, yalnızca yeni bir siyasi yapı değil; değişim talebinin siyasal bir karşılığı olma iddiasıyla ortaya çıktı. Mahkeme kararlarının ardından yaşanan süreç ve CHP’deki ayrışma, bu yeni oluşumun önünü açtı.
Kimileri buna bölünme diyecek…
Kimileri risk…
Oysa demokrasi, tek sesin değil; farklı seslerin yarışabildiği ölçüde güçlenir. Tarih de bize gösteriyor ki birçok önemli değişim, alışılmış düzenin dışına çıkmayı göze alanların attığı adımlarla başlamıştır.
Elbette yeni bir isim ya da yeni bir tabela tek başına hiçbir şeyi değiştirmez. Asıl mesele, siyasetin dilini, anlayışını ve vatandaşla kurduğu ilişkiyi değiştirebilmektir. Çünkü toplum artık sadece farklı yüzler değil; farklı bir yönetim anlayışı görmek istiyor.
Yıllardır aynı vaatleri dinleyen, aynı tartışmaları izleyen insanlar artık sözden çok samimiyet, slogandan çok çözüm, kutuplaşmadan çok ortak akıl bekliyor.
Yeni Parti’nin önünde tarihi bir fırsat olduğu kadar ağır bir sorumluluk da var. Eğer gerçekten “yeni” olmayı hedefliyorsa, bunu önce kullandığı dille, sonra kurduğu kadrolarla, en önemlisi de attığı adımlarla göstermek zorunda.
Çünkü bu ülke artık değişimin vaadini değil, değişimin kendisini görmek istiyor.
Bu hareket başarılı olur ya da olmaz… Buna karar verecek olan ne siyasetçiler, ne televizyon ekranları, ne de sosyal medyadaki gürültüdür.
Kararı yine millet verecek.
Ama görünen o ki Türkiye’de artık insanlar yalnızca yeni partiler aramıyor. Güvenebilecekleri bir siyaset, inanabilecekleri bir gelecek ve kendilerini gerçekten dinleyen bir yönetim anlayışı arıyor.
Belki de asıl değişim, yeni bir partinin kurulmasında değil; toplumun artık eski siyasete razı olmamasında yatıyor.


KİLO MU ALDIN SEN?

GÜÇLÜ KADIN!

DENİZ GÖKTAŞ



HIRSIN ANATOMİSİ








UĞURLAR OLSUN



ÖLÇÜ MESELESİ




Bu Tahta Zaten Eğriydi

10.KÖY
ÇOK BİLEN BÖCÜĞÜ


YORUMSUZ
Bir yazı olsaydı!
Bu konuda yazmak istiyorum uzun zamandır… Sizi üzecekse okumayın… Ama bununla sınanlar için belki devadır… Çünkü YAZMAK İYİLEŞTİRİR! Belki…

Bazen bir video izlersin ve yıllardır içinden söyleyemediğin şey, bir anda boğazına düğümlenmiş bir isyan gibi yükselir. Benim için o an, kadınların bedenleri hakkında pervasızca konuşan, yorum yapan, sınırlayan insanların karşısında kaç kez sustuğumu hatırladığım andı.




OMURGASIZLAR ÇAĞI





KALABALIĞIN ORTASINDA: BU ÇAĞIN KADIN VE ERKEĞİ










