“Kalem, düşüncelerin kanatlarıdır ve onunla uçabilirsiniz.” – Helen Keller

ÇARŞAMBA YAZILARI

Hayatın tam içinden; kendimize, yaşadığımız ülkeye ve insana dair her şey…
Her Çarşamba, biraz iç dökme, biraz sorgulama, biraz da fark etme zamanı.
Gündelik akışın içinden süzülen bu yazılarda; bazen öfkeyle, bazen hüzünle, bazen ince bir tebessümle…
Ama en çok da kendimize yaklaşma cesaretiyle yola çıkıyoruz.
Kimi zaman bir sokak arasından geçen bakış, kimi zaman sosyal medyada karşılaştığımız bir “iyi niyetli” cümle; bir söz, bir davranış, bir sessizlik bile yazının kapısını aralayabiliyor.
Hayatın kırılgan ama dirençli tarafına dokunuyoruz.
Burada büyük cevaplar yok belki, ama samimi sorular var.
Kalpten gelen kelimelerle yüzleşiyor, iç sesimizi dinliyor, kendi karanlığımıza küçük bir mum yakıyoruz.
Çünkü her yazı, biraz da kendimize tutulmuş bir aynadır aslında. Ve bazen, sadece bir cümle bile hayata yeniden bakma gücü verir.
Ama en çok da kendimize yaklaşma cesaretiyle yola çıkıyoruz.
Beraber düşünmeye, hissetmeye ve hatırlamaya ne dersiniz?
Çünkü yazmak… iyileştirir.

H. Emine Akı

pazartesi yazıları
cumartesi yazıları
DENEMELER – 10.KÖY

 

(20-08-2025 Çarşamba)

GİYİNMEK:
ÖZGÜRLÜK MÜ, TEŞHİR Mİ, KAPATMAK MI?

 Toplum içinde yaşamanın en basit, en görünür kurallarından biri giyinmektir. Kıyafet, yalnızca bir kumaş parçası değil; aynı zamanda bir dil, bir sembol, bir mesajdır. Hepimiz biliriz: Düğüne pijamayla gidilmez, denize takım elbiseyle girilmez. Çünkü kıyafet, bir yandan kişisel tercih gibi görünse de, aslında sosyal hayatın ortak kurallarını da içinde taşır. Kıyafet, hem bireyin kimliğini ifade eder hem de çevresindeki insanlara bir tür kod verir; “ben buradayım, bunu temsil ediyorum” der. İşte bu yüzden “yerine göre giyinmek” dediğimiz şey, özgürlüğü kısıtlayan değil, onu olgunlaştıran, saygı sınırlarını koruyan bir yaklaşımdır.

Bir elbise, yalnızca kumaşın biçimi değildir; tarih boyunca sosyal statüyü, kültürel normları, hatta politik mesajları taşımıştır. Bugün modern dünyada bu kodlar bazen belirsizleşmiş gibi görünse de, farkında olalım ya da olmayalım, kıyafetimizle sürekli bir iletişim içindeyiz. İnsanlar, bilinçli veya bilinçsiz, sizin hangi mekâna, hangi sosyal düzeye ait olduğunuzu, hangi ritüellere saygı gösterip göstermediğinizi kıyafetten çıkarır. Dolayısıyla “yerine göre giyinmek”, sadece dışa hitap etmek değil, aynı zamanda toplumsal farkındalık ve empati göstergesidir; bireyin özgürlüğünü olgun bir şekilde kullanmasıdır.

Ne var ki günümüzde bu ölçü kaybolmuş durumda. Sokakta sütyenle yürüyenler, “şort mu yoksa mendil mi” diye düşündüren kıyafetler, neredeyse elbiseden çok tenin sergilendiği kombinler… Bu görüntüler kimileri için “cesaret” ve “özgürlük” göstergesi. Ama burada kritik bir soru var: Özgürlük gerçekten bu mu?

Gerçek özgürlük, sadece istediğini gösterebilmek değil; aynı zamanda istemediğini saklayabilmektir. Yani sınırları çizmek, kendi mahremiyetini koruyabilmek de özgürlüğün bir parçasıdır. Eğer “her şey görünür olmak zorunda” hale geliyorsa, bu özgürlük değil, başka bir zorunluluktur. Ve çoğu zaman bu zorunluluğun kaynağı da bireyin kendi seçimi değil, kapitalizmin moda ve tüketim dayatmalarıdır.
Biraz ironik bir örnekle bakalım: Kadın sokakta sütyenle ya da çok açık giyinerek gezdiğinde “cesur, modern, özgür” deniyor. Peki aynı cesareti bir erkek gösterse, yani slip mayosuyla markete girse? O an özgürlük olmaktan çıkıp “en masum haliyle ayıp, muhtemelen teşhircilik hatta taciz” olarak etiketleniyor. Demek ki toplumun özgürlük tanımı eşit değil.

Hangi beden pazarlamaya daha uygun görülüyorsa, özgürlük algısı da onun üzerinden şekilleniyor. Kadının bedenini sergilemesi alkış alırken, erkeğin aynı şeyi yapması linç kültürünü tetikliyor.

Bu durumun altını biraz daha kazırsak, aslında mesele “özgürlük” değil, “vitrin.” Moda endüstrisi yıllardır “kadının açılması = modernlik, özgürlük” formülünü pompalıyor. Bu sayede beden bir tüketim nesnesine dönüşüyor. Ama erkek devreye girince vitrin olmaktan çok “rahatsızlık” yaratıyor. Çünkü pazarın istediği vitrin, kadın bedeni. Bu yüzden de kadın bedeninin sergilenmesi çoğu zaman “özgürlük” olarak paketleniyor, erkeğinki ise “uygunsuzluk.” Her ne kadar son yıllarda erkek bedeni de belirgin bir şekilde pazara sunuluyorsa da, bu henüz erkeğin magazindeki, sosyal medyadaki ve film, dizi sektöründeki pazarlamasından öteye sokağa çok yansımıyor… Yani adaleli diye kimse ana caddede üstü çıplak yürümüyor… Ama silikonlu bir meme ve sıkı bir popo kadına bunu sokakta da sergileme hakkı veriyor gibi… 
Ve bunu yanlış bulmak adeta kişisel özgürlüğe saldırı olarak algılanıyor.
Sokakta kadına, genç kıza giyiminden dolayı saldırıyı hoş görmek elbette mümkün değil. Ama bazen kabul edelim ses etmesek de “yuh artık” dediğimiz görüntülerle karşılaştığımız, müdahale etmesek de içimizden şaşkınlıkla bakakaldığımız oluyor… Hele de daha reşit olmamış küçücük kız çocuklarının bedenleri üzerinde ise… Belki de bu noktada kırsalda çocuk yaşta ergen kabul edilen kız çocuğu ile şehirde çocuk yaşta kadın gibi giyinip davranmanın aslında “aynı noktada” hatalı olduğunu anlamak gerekiyor.  Yani konu kadın bedeni açısından çok derindir.

Özgürlük, cinsiyete göre değişen bir kavram olamaz. Eğer özgürlük gerçekten herkes için eşit bir haksa, o zaman aynı ölçü kadın için de erkek için de geçerli olmalı. Ama biz biliyoruz ki işler öyle yürümüyor. Ve tam da bu yüzden, teşhirin özgürlükle karıştırıldığı bu tablo, aslında bir çifte standardın aynası.

Gelelim benim için daha spesifik bir konuya. Tangoya…
Hazır elim değmişken biraz da oradan tepki alayım diyorum. Zira çok gözlemlediğim bir ortam. Tangonun özünde iki bedenin uyumu, iki kalbin aynı ritimde atışı vardır. Ama günümüzde pistlerde gördüğümüz manzara çoğu zaman bundan çok farklı: Kadının bedeni neredeyse başlı başına bir “gösteri nesnesi”ne dönüşüyor gibi görünüyor. Dansın zarafetinden çok, yırtmacın ne kadar açıldığı, eteğin ne kadar kısa olduğu, sırtın ne kadar çıplak bırakıldığı konuşulur hale geldi desem yanlış olmaz. Son dönem sahne şovlarında artık adımdan çok kadın partnerin poposuna bakıyormuşuz gibi geliyor. Çünkü açık oluyor… Gerçekten açık oluyor. String iç çamaşırı üzerine şeffaf etek, file elbise takdir edersiniz ki bana gösteride kadın bedeninin pazarlanmadı gibi geliyor.
Bir noktadan sonra bu, tango değil, revüye benzemeye başlıyor. Stage Tango teatral bir şovdur. Revü ise bambaşka bir sektörün parçasıdır. Tango adeta zarafetten revüye bir dönüşüm yaşıyor. Kadın bedeni “revü kızı” gibi sahnede sergileniyor; kıyafet, bedenin ne kadarını örttüğünden çok ne kadarını açığa çıkardığıyla ölçülüyor. Oysa tango, gösterişli bir teşhir değil, duygu ve iletişimin dansıdır. Bedenin çıplaklığı değil, ruhun çıplaklığıdır tango.
İşin ironisi şu ki, bu sahne algısı kadını özgürleştirmiyor; aksine, başka bir kalıba sokuyor. “Ne kadar açılırsan o kadar etkileyicisin” deniyor. Yani özgürlük, bir kez daha teşhire indirgeniyor. Böylece tango, özünden kopup bir görsel pazarlamaya dönüşüyor.
Sahnedeki gösterilere bakın: Erkek hala klasik, standart giysisini koruyor; ceket, gömlek, pantolon… Kadın ise artık bazen neredeyse çıplak bir revü kızı gibi sahneye “sürülüyor”. Çıkıyor dememeyi özellikle seçtiğimi vurgulamak istiyorum. “Yani erkeğin bedenine dokunulmazken, kadının bedeni “dansın görselliği” adı altında vitrine çıkarılıyor. Böylece kadın, yalnızca kendi bedenini taşımıyor; erkeğin elinde, erkeğin yanında, erkeğin yönettiği adımlar içinde bir çıplak enstrümana dönüşüyor. Bakışların odağına dönüşüyor.
Tangonun büyüsü, iki ruhun uyumunda saklıyken; vitrine konan kadın bedeni oluyor, erkek ise korunaklı kalıyor.
Asıl sorulması gereken soru şu: Aynı sahnede, aynı gösteride neden erkeğin bedeni aynı oranda açılmıyor, teşhir edilmiyor?
Cevap basit: Çünkü kadının bedeni metalaştırılıyor, “seyirci çekme taktiği” olarak görülüyor. İşte bu eşitsizlik, bizi tango sahnesinden gündelik hayata kadar uzanan daha büyük bir çarpıklıkla yüzleştiriyor.

Elbette kimsenin kıyafetine karışmak doğru değil; özgürlük buna müdahale etmemeyi gerektiriyor. Ama aynı zamanda toplumsal alan karşılıklı korunmalıdır değil mi? Üstelik sosyal yaşam yalnızca yetişkinlerden ibaret değil; çocuklar da bizimle aynı sokakta, aynı parkta, aynı restoranda yaşıyor. Yanımızda tuttuğumuz küçük ellerin gözünden baktığımızda, bazı manzaralar ister istemez fazla geliyor. Çünkü çocuk, henüz ölçüyü ve sınırı ayırt edemezken, ona bırakılan görsel miras aslında toplumsal sorumluluğumuzun da bir parçası. Özgürlük, başkasının gözünü mecburi tanıklığa zorlamamakla da ilgilidir.

Moda, sokak giyimi, sahne gösterileri derken özgürlük ve teşhir tartışmalarının ortasında, dini giyim anlayışı bambaşka bir çizgide duruyor. Burada mesele artık “görünürlük” veya “cesaret” değil; mahremiyet, ahlak ve toplumsal düzenin korunması giysi üzerinden esas alınıyor.  Bu sefer zıt uçta bir diretme yine kadın bedenine uygulanıyor. Kadın ve erkeğin giyim kuralları ayrılıyor ve genellikle kadın daha fazla örtünmekle yükümlü hale geliyor. Bu da özgürlük alanını bireyin tercihine bırakmak yerine, toplumsal ve manevi bir sorumluluk olarak belirlenmesini doğuruyor.
Dini çerçevede giyim, bedenin sergilenmesinden çok korunması ve ölçülü olması üzerine kuruludur. Yani özgürlük, burada teşhir değil; sorumluluk ve denge ile ölçülür. Bu anlayış modern moda ve sokak giyimiyle çakıştığında ise, kadın üzerinde hem toplumsal hem manevi baskı oluşabiliyor. Özgürlük ile sorumluluk arasındaki bu ince çizgi, hem bireyin kendi tercihini hem de toplumun gözü önünde yaşadığı deneyimi şekillendiriyor. Görünen o ki yine giyimi üzerinden yönlendirilen kadın bedeni oluyor.
Burada “dini giyim” görüntüsü altında pazarlanan “dinin” hiçbir ölçüsüne uymayan, dini yaklaşımın getirmesi gereken sadeleşmeyi tamamen yok sayan kadını başörtüsü dışında inanılmaz kıyafetler, makyajlar ile bambaşka bir pazara çıkarmaktan bahsetmezsem olmayacak. Dini hiçbir yaklaşımda mantıki yeri olamayacak adeta açıklıktan daha beter bir görüntünün dayatıldığı bir kesimde var diyebiliriz sanıyorum.

Görünen o ki konu çok yönlü, çok kapsamlı ve özgürlük sandığımız şey belki de sadece yeni bir zincirden ibarettir. Moda endüstrisinin parlatıp önümüze koyduğu bir “cesaret” etiketi ya da dinin önümüze koyduğu giyim üzerinden ahlak ve namus kavramı aynı ölçüde, zıt kutuplarda aynı nokta da kadın bedenine yönelik bir yaptırım gibi görünüyor. Bu aslında sadece bir vitrin düzenlemesi olabilir.

Asıl mesele şudur: Özgürlük, istediğini açmakla ya da kapatmakla değil. Bir şey yapmak zorunda kalmadığında da kendini güçlü hissedebilmekle ölçülür. Eğer ölçüyü kaybedersek, ortada özgürlük değil, sadece teşhirin ve kadını örtmenin pazarına teslim olmuş bedenler kalır.

“Kadının özgürlüğü, bedenini bir pazarlık aracı gibi kullanmamasında saklıdır. Ne teşhirin ne de örtünmenin malzemesi olmadan, yalnızca kendi varoluşuyla değerli olduğunu bildiğinde gerçek özgürlük doğar. Çünkü kadının bedeni değil, iradesi konuştuğunda toplum da insanlık da bir adım ileriye gider.” Kadın, bedenini kullanmak zorunda kalmadığında, ona sahip çıkma mücadelesi vermek zorunda bırakılmadığında, işte o zaman gerçekten özgürdür.

EZ CÜMLE; “KADININ BEDENİ NE MALDIR NE DE MABET; SADECE ONA AİTTİR.”

 

(13-08-2025 Çarşamba)

GÜÇ ZEHİRLENMESİ

Güç… İnsanlık tarihi boyunca en parlak mücevher gibi parlayan, ama en zehirli yılan gibi sokan şey.
İlk yudumu bal gibi tatlıdır. Size “Sen artık önemli birisin” fısıldar.
İkinci yudumda, kendi sesinizi daha gür duyarsınız.
Üçüncüde ise başkalarının sesini duyamaz olursunuz. O noktada, içinizdeki küçücük taht kurulur ve siz fark etmeseniz de taç kafanıza oturur.
Güç dediğimiz şey, birçoğumuzun zannettiği gibi sadece devlet başkanlarının ya da milyar dolarlık patronların tekelinde değildir. Bir dernek yönetiminde başkanlık yapmak, bir sahnede mikrofonu eline almak, hatta bir dans pistinde “hoca” diye anılmak bile yeterlidir.
Gücün boyutu değil, insanın ona nasıl davrandığıdır asıl mesele.
Psikoloji kitaplarında “power intoxication” diye geçen bir durum var: güç zehirlenmesi.
Beyinde dopamin üretimini artırır, insana “kontrol” ve “haklılık” duygusunu pompalayan hormonlarla oynar.
Ve bir noktadan sonra, insanın kendi egosunu “normal” kabul etmesine neden olur.
Tıpkı alkol gibi: Başta hafif bir rahatlama, sonra özgüven patlaması… en sonunda ise çirkinleşen davranışlar.

Siyasette Güç

Siyaset sahnesi, güç zehirlenmesinin en parlak laboratuvarıdır. Bir koltuğa oturan, sadece yer değiştirmiş olmaz; aynı zamanda bir yükseklik kazanır. O yükseklik, bakış açısını da değiştirir. Yerden bakarken gördüğünüz halk, yukarıdan bakınca daha küçük görünür. Ve maalesef, küçük görüneni ciddiye almak da zorlaşır.
İlk başta “halkın içinden biri” olarak yola çıkan nice siyasetçi, zamanla halkla fotoğraf çektirmek için özel günleri bekler hale gelir. Bir dönem “eşitlik” diye bağıran kişi, bir süre sonra kendi makam odasının kapısına “Randevusuz girilmez” tabelası asar. İşte güç zehirlenmesi böyle başlar: İnsan kendini hâlâ aynı kişi sanır, ama davranışları başka bir şeye dönüşür.
Üstelik bu dönüşüm hep sert bir şekilde değil, yumuşak ve fark edilmez adımlarla olur.
Örneğin, bir siyasetçi için “halkın menfaati” cümlesi, aslında kendi kararlarının sorgulanmaması anlamına gelebilir. Bir noktadan sonra “Ben ne dersem o olur” tavrı, kamu yararı maskesiyle sunulur.

Derneklerde Güç

Siyaset uzak diyorsanız, gelin daha tanıdık bir sahneye geçelim: Dernek Yöneticiliği. Burada işler daha küçük ölçekte, ama aynı kimyayla döner. Başkan seçildiğinde önce biraz utanır, “Ben de sizden biriyim” der… Ama görev dağıtımı yaptığı gün, artık başka biridir: Bazı ekip arkadaşları ise kraldan çok kralcı olur. Kendilerine düşen “yetki”yi altın bir taç gibi takarlar. Hatta öyle ki, başkan sizsiniz ama onlar daha fazla güç zehirlenmesi yaşarlar. Bir bakarsınız, çay servisini ayarlamakla görevlendirilen kişi, kimin hangi bardaktan çay içmesi gerektiğine karar veriyor.  Bir etkinlik sorumlusu, etkinliğin organizatörü değil, patronu gibi davranıyor. Başka bir görevin sorumlusu, dernek adına yazdığı duyurulara kendi imzasını atmaya başlıyor.
Bir süre sonra dernek, tek bir başkanın değil, küçük küçük tahtların savaşıyla yönetilir hale geliyor. Kimin hangi sandalyeye oturacağı bile güç göstergesine dönüşüyor. Ve dayanışma ruhu yerini şu cümlelere bırakır:
— “O işi ben yapacaktım, neden ona verdiniz?”
— “Benim haberim olmadan nasıl karar alırsınız?”
— “Başkan kim, sen mi ben mi?”
O noktada dernek artık gönüllülerin buluşma yeri değil, minyatür bir Game of Thrones sahnesidir.

Tango Pisti ve Güç

Gelelim zarif görünümlü ama güç ilişkilerinin en görünmez olduğu alana: Tango Dünyası. Dışarıdan bakanlar, tango öğretmenlerini sahnede, estetik hareketler yaparken görür. Ama o pürüzsüz adımların arkasında, ciddi bir güç dengesi vardır. Bir tango eğitmeni, pistte ve sınıfta doğal olarak liderdir. Ama bazıları için bu liderlik, sadece ders sırasında değil, sosyal hayatta da devam etmelidir. Öğrencilerinin kiminle dans edeceğinden, hangi milongaya gitmesi gerektiğine kadar “öneriler” gelir…
Ve bu öneriler, zamanla “talimat” halini alabilir.
İşte burada güç zehirlenmesi, zarif bir maskeyle çıkar sahneye:
“Ben senin iyiliğin için söylüyorum.”
Bu cümle, çoğu zaman kontrol etme arzusunun şekerle kaplanmış hâlidir.
Dans, özgürlükten çok, aidiyet ve sadakat sınavına dönüşebilir. Lord of Rings sahnesine dönüşür pistler…

Gücün Küçük Hâlleri

Güç zehirlenmesi illa devasa sahnelerde olmaz. Bir WhatsApp grubunun yöneticisi olup, istediği kişiyi ekleyip çıkarabilmek de insana küçük bir krallık duygusu verebilir. Bir apartman toplantısında sözünü keseni susturabilmek de aynı damarı besler. Hatta sosyal medyada 10 bin takipçisi olan birinin, yorumları istediği gibi filtrelemesi bile bu kategoriye girer.
Sorun, gücün kendisinde değil; gücü kullanma biçimindedir.
Gücü elde eden kişi, kendisini eleştirecek aynaları ortadan kaldırırsa, bir süre sonra kendi yansımasına âşık olur.
Ve bu noktadan sonra, güç artık zehir değil, bağımlılık yapar.

Panzehir

Peki, bu zehrin panzehiri nedir? Öncelikle, şeffaflık. Yani yaptığınız işin görünür ve hesap verebilir olması.
İkincisi, özeleştiri. Kendi kendinize “Acaba yanlış mı yapıyorum?” sorusunu sorabilmek.
Ve üçüncüsü, gönüllü olarak geri adım atabilmek. Çünkü gerçek liderlik, yerini zamanı gelince başkasına bırakabilmektir.
Güç, elinde tutanın kişiliğini büyüten bir büyüteçtir.
İyi niyetli, alçakgönüllü biriyseniz, bu büyüteç iyiliğinizi de büyütür.
Ama kibirliyseniz, kibiriniz devleşir. İşte bu yüzden, elimize aldığımız her yetki, aslında bir karakter testidir. Ve unutmamak gerekir ki, hiçbir koltuk, sahne ya da pist sonsuza dek bizim değildir.
Ama geride bırakacağımız şey, o gücü nasıl kullandığımızın hikâyesi olacaktır.

Sonuçta güç, ister koltukta, ister sahnede, ister küçük bir dernek odasında olsun, herkesi sınar. Kim bilir, belki küçük tahtlardan biri bir gün düşer ve herkes kendine gelir. Belki de gelmez. Ama bir gerçek var: Kendi egonuzun küçük bir şaka olduğunu fark edebildiğiniz an, güç artık sizi zehirlemez, sadece size ders verir.

 
 

 

(06-08-2025 Çarşamba)

“CANIM DOSTUM, BIÇAĞIN NEREDE?”
“EN YAKIN ARKADAŞIN MI? HEMEN ARKANI DÖN…”

Öncelikle bu yazı ile şahsi olarak laf ettiğim bir kadın insan yoktur. Geçmişimde kadınlara dair sağlam hikayeler var elbette. Ancak an itibarıyla zor ve iyi günlerde yanımda olanların kıymetini bilip, gayrısını  çok hayatıma dahil etmiyorum. Kadına kadın dostluğu anası, kız kardeşi fark etmez çok iyi gelir. Yani gerçekten de “Kadın kadının yurdudur.”
Yani… öyle derlerdi bir zamanlar. Sonra o yurda el koydular. Kimi adına dostluk dedi, kimisi “biz kardeş gibiyiz” diye yeminler etti.
Ama arka sokaklarında çok başka şeyler döndü bu ilişkilerin. Zaman değişti diyelim. İnsanlar bencilleşti, e biraz da adap edep pek geçerli akçe değil artık. 

“En yakın arkadaş” dediğin kişi genelde şudur: En mahremini bilendir. En zayıf anını gören. Yani güvendiğin yerdir, inandığın yerdir. Savunmaya gerek duymadığın andır. Geçmişimde kalmış iki dostum var. Şu an görüşmesek de olur a okurlar bilsinler ki hala sırları sırrımdır. Onlar da beni hiç sırtımdan vurmamışlardır. Zor zamanlar tahammüleri, sevgiyi tüketmiştir. Yollar ayrılmıştır. Ama arada hiçbir hainlik, kötülük yoktur. Yani demem o ki… Ben dost kim bilirim. Yol ayrılsa da, dost kalandır. Yani onlara hakkım helaldir. 
Ama burada bahsi geçen ben anlattığım koynunda beslediğin yılanlardır. Senin her hangi bir açığını, zayıflığını yeri geldiğinde bir kart gibi masaya sürendir. Bile isteye canını yakandır. 

Başarılısındır, bir ödül alırsın diyelim. İlk kutlayan odur. Ama sonra başka bir arkadaşına dönüp şöyle der: “Ya o kadar da abartacak bir şey yok. Neden aldığı belli zaten.” Sen gülüşüne bakarsın, o arkandan gülüşünün sebebini yok etmeye çalışır. Ama ben, benim hainlerimin hakkını yemeyeyim. Zamanında bir ödül alırken arkadaşım sandığım ondan fazla kadının alkışlamadan öfkeyle bana baktığını görmüşlüğü var gözlerimin… Üstelik de hepsine emeğim vardır. Hiç unutmadım o anı… Bir gün yeri gelir elbet… Ben severim geri ödemeyi…
Dönelim konuya şu yakın kadın arkadaşın kötüsü gerçekten büyük sıkıntıdır. Yeni bir işe girersin, tebrik eder. İçinden şöyle der: “Ben ondan daha iyiyim, nasıl önce o girdi bu pozisyona?” İşte o an, kıskançlığın rengi bellidir.
Ten renginden değil, sen renginden rahatsızdır karşındaki abla…
Senin ışığın, onun karanlıklarını aydınlatmıştır ve bu hiç hoşuna gitmemiştir.

Belki güzelsindir ya da sadece kendini olduğun gibi seviyorsundur. Ama o, bunu kibir gibi algılar. Çünkü onun aynası bu özgüveni kaldıramaz. Kendini değersiz hisseden biri, yanındaki kadının kendini değerli hissetmesine tahammül edemez. O yüzden dostluk maskesiyle, seni içten içe yok etmeye çalışır. Ama bunu öyle bir ustalıkla yapar ki, sen kendini suçlu sanırsın. “Çok güzel olmuşsun, yani kalçan büyük ama valla sana çok yakışıyor bu etek modeli” Samimi söyleyin kaç kadın yaptı bunu size… “Ay çok güzel olmuş saçların ama arkasında ton farkı var sanki” ya da “benim arkadaşım bir tanedir, çok beceriklidir. Bir kendine faydası olmaz”… tanıdık geldi mi? 
Çünkü manipülasyon bazen “Ben senin iyiliğini istiyorum” cümlesiyle başlar.
Kıskanır. Kıyafetini, sevgilini, başarını, hatta üzüntünü bile. Çünkü senin her şeyin daha “anlamlı” gelir ona. Sen ağlayınca derin gözükürsün, o ağlayınca ‘komik’ hisseder. Kendi acısına bile senin kadar sahip çıkamadığı için seni kıskanır. 

Yoldaş olursun başta. Ama yol uzadıkça, o hep bir adım öne geçmek ister. Elini tutar ama seni yavaşlatır. Senin yolculuğunu kendine ayna yapar. Ve o aynada kendi eksiklerini gördükçe, seni kırmak ister.
Sırtından bıçaklamaz aslında. Daha zekice oynar. Seni alkışlar. Ama o alkış, sahnede yükseldiğini değil, düşmeni beklediği zirveyi simgeler. “Ben onun yerinde olsam…” diye başlayan cümleler kurar içinden. Ama hiçbir zaman senin yerinde olmak için senin acılarını taşımaz. Sadece sonuçları kıskanır, süreçleri görmez.

Arada seni sever gibi yapar. Kucaklar. Ama kucaklamanın içinde bir ‘ölçüm’ vardır. Boyunu mu uzatmışsın, kilo mu vermişsin, saçın mı değişmiş, yeni çanta mı almışsın… Her şey dikkatle kaydedilir. Çünkü en yakın arkadaş, bazen senin istatistikçindir. Senin üzerinden kendi yetersizliğini hesap eder.

Sonra bir gün… Sırtında tanıdık bir ağrıyla uyanırsın. Ama bu sefer fiziksel değil, duygusaldır. Bir şey olmuştur ama tam ne olduğunu çıkaramazsın. Geriye dönüp baktığında, her gülüşün altına yerleştirilmiş küçük bir bıçak görürsün.

Minik saplamalar, küçümsemeler, pasif agresif suskunluklar… Hepsi birikir. Ve sen o ağırlığın adını koyamazsın: “Kıskanılmak.” mı? O kadar saçma gelir ki bu sana… Anlayamazsın bu duyguyu.

En acı olan da şudur: Bir kadın seni sevmediğinde, bunu pek açık etmez.
Ama seni sevip, sonra senden rahatsız olmaya başlamış bir kadın… O çok tehlikelidir. Çünkü seni tanır. Bütün düğmelerini bilir. Ve nerene bastığında çözüleceğini de çok iyi bilir.
Bu sebeple insan… önce anlayamaz. Sonra anlamak istemez. En sonunda da anladığı için kendine kızar.
Çünkü bir dostun ihaneti, düşmanın kötülüğünden daha çok sarsar.
Bir yabancıdan zarar gördüğünde “zaten kimdi ki?” dersin, geçer. Ama yakın birinden geldiğinde… kendine sorarsın:
“Ben neyi fark etmedim?”
“Ben neden bu kadar güvendim?”
“Ben nasıl bu kadar kör oldum?”

Ve insan, böyle bir durumda en çok kendine öfkelenir. Çünkü karşıdakini affetmek kolaydır aslında. Ama kendini affetmek, işte o en zor olanıdır.
Böyle bir ihanetle karşılaşınca insan… Güvensizleşir. Artık kimseye tam olarak açılmaz. Espriye gülmeden önce analiz eder. “Acaba iğne mi var içinde?” der. Samimiyete temkinle yaklaşır. Kalbinin kapısına kartlı geçiş sistemi kurar. Eskiden her gelenin oturduğu o kalbe; şimdi randevu sistemiyle bile zor girilir.
Yalnız hisseder.
Kalabalıklar içindeyken bile “beni gerçekten kim tanıyor?” diye düşünür. En sevdiği anılar bile gölgelenmiştir artık. Çünkü o güzel kahkahalarda, sonradan saplanan bıçağın izi vardır. Geçmiş bile artık “gerçek değilmiş” gibi gelir.
Değersiz hisseder.
O seni nereden kırdıysa, sen tam da oradan kuşku duymaya başlarsın. Güzelsen, güzelliğini sorgularsın. Başarılıysan, hak ettiğini… Seviliyorsan, sevilmeye layık olup olmadığını.
Ve en kötüsü: Parçalanmış hissedersin.
Çünkü dostluk dediğin şey, ruhuna yapışan bir bağdır. Ve o bağ kırıldığında, geriye “kime güvenebilirim ki artık?” boşluğu kalır. Bir süre kimseye anlatamazsın. Çünkü insanlar dışardan bakınca “abartıyorsun” der.
Halbuki sen eksiliyorsundur.
Hem de bir zamanlar seni “tamamlayan” biri tarafından.

Ama sonra zaman geçer. O bıçak yarası önce zonklar. Sonra kabuk tutar. En sonunda ise iz bırakır ama artık acıtmaz.
Sadece hatırlatır:
“Sen orada büyüdün.”
O ihanette, o kıskançlıkta, o kırgınlıkta… büyüdün.
Ve insan, bu yüzden… bir daha aynı şekilde güvenemez.
Ama bir daha aynı şekilde de incinmez.
Çünkü o eski saflık, artık yerini sezgiye bırakmıştır.
O yüzden bir daha biri “canım dostum” dediğinde… Gülümser ama içinden şöyle der:“Umarım bu sefer sırtımı dönmek zorunda kalmam.”

Sonuç mu?
Bazen arkanı kollayan biri yoksa, arkana bakmamak en iyisidir. Çünkü kadın kadına her zaman dost olmaz. Bazısı, sadece senin kadar olamadığı için seni yok sayar. Ve en çok da “biz birbirimizi kıskanmayız” diyenlerden korkmak gerekir.
Çünkü hainliğin en zehirlisi, dostlukla kamufle edilmiş olanıdır.

 
 
 

 

(30-07-2025 Çarşamba)

FARKINDALIKLA YAŞAMAK (!)

SADELEŞ, SESSİZLEŞ, SAMİMİLEŞ

 

Farkındalık modern çağın en gözde pazarlama kelimesi. Ruhsal gelişimin Instagram filtresi. İçimizdeki bilgeyle barışmanın ve bu barışı en az üç storyde paylaşmanın kutsal anahtarı. Fakat gelin bir dürüst olalım: Kaçımız sabah alarmına söverken “an’da kalabiliyor”? Ya da trafikte biri önümüze kırdığında “bu da benim gelişim yolculuğumda bir öğretmen” diyebiliyor?
Hayat denilen şey, büyük oranda markette doğru sütü seçmekle, üç farklı gruptan gelen WhatsApp mesajlarına aynı anda cevap verip “ne kadar ilgili biri” izlenimi vermekle ve çözülemeyen e-posta zincirleriyle geçiyor. Tam da o sırada Instagram’da biri çıkıp diyor ki: “Hayat bir mucize. Her anını fark et. Uyan, kendine dön.”
Bir bakıyorsun, uyanmışsın. Ama kahve içmeden hiçbir şeye dönmek mümkün değil.
Farkındalık dediğin şeyin ne olduğunu artık herkes biliyor sanıyor kendini.
Bir tür aydınlanma hali. Ama elektrik faturasına gelen zamla aynı anda yaşandığında genellikle kısa devreyle sonuçlanan bir aydınlanma. Ya da bir “healing influencer”ın gün batımı fonunda yaptığı nefes çalışması reels’inden sonra gelen o beş saniyelik “aa ben de başlamalıyım” hissi. Tabii sonra yine markette fiyatı uçmuş avokadoya dokunurken yakalıyor seni gerçek hayat.
Gerçek şu: Farkındalık, sadece meditasyon minderi üstünde otururken gelen bir şey değil.
Zaten o minderin üstünde de genelde düşünebildiğin tek şey, “Ayaklarım uyuştu. Acaba gözümü açsam çok mu ayıp olur?” oluyor. Gelişim, cam kenarında lavanta tütsüsü yakarken değil, bazen en zorlu diyaloglarda, bazen ağlamaktan makyajının aktığı bir gecede, bazen de sevdiğin “bu söylediklerin beni kırıyor” diyebildiğinde geliyor.
Ama itiraf edelim: Zor olanı yapmaktansa, evdeki aynanın karşısında “Ben değerliyim, ben yeterliyim” demek çok daha kolay. O yüzden bu kelimeler o kadar popüler oldu. Kimin neye yeteceği, nasıl belli oluyor bilinmez ama herkes “yetiyor” birilerine ve kendine. Storylerde.
Bir de şu “öz sevgi” furyası var. Geçenlerde yazmış idim.
Farkındalığın kardeşi. Hatta daha havalı olanı. Artık her duygusal karmaşa, “önce kendini sev” önerisiyle geçiştiriliyor. Ama kendini sevmek de ilginç bir şekilde alışverişle, lüks kahvaltılarla ve storydeki ışığı ayarlamakla eş anlamlı hale geldi.
Şöyle yazıyor biri: “Bugün kendimi şımarttım. Kendimi sevmek böyle bir şey.”
Fotoğraf: Avokadolu tost, çiçekli bir tabak ve yanında bir latte. (Taktım avokadoya…)
Altında 200 beğeni, birkaç yorum: “Sen her halinle muhteşemsin 💖
Ama kimse o kişinin o gece uyuyamayıp eski sevgilisinin profilini stalkladığını bilmiyor. Çünkü farkındalık bazen sadece paylaştığın şey kadar görünür.
Sosyal medya bir farkındalık cenneti. Herkes bir şeylerin farkında. Kendinin, başkasının, evrenin… Sabah 06:00’da deniz kenarında yoga yapıyorlar. Ama sonra 08:00’de ofiste birini çekiştiriyorlar. İşte en sevdiğim çelişki bu. Sabah kendi iç huzurunla tanışıyorsun, öğlen arkadaşının dedikodusunu yapıyorsun.
Gelişim bu mu? Belki.
Zaten gelişim dediğin şey de artık belli olmuyor.
Eskiden biri kendini geliştirdiğinde, biraz daha sabırlı, biraz daha nazik, biraz daha az yargılayıcı olurdu. Şimdi kendini geliştiren biri, daha çok bio yazıyor, daha uzun postlar atıyor.
“Ben oldum.”
Bu cümleyi kullanan biri gördüğünüzde kaçın. Çünkü gerçekten gelişen biri zaten böyle bir cümle kurmaz. Farkındalık da bir yere varmak değil zaten. O farkına vardığın şeyin sende yarattığı etkiyle ne yaptığınla ilgili.
Ama bakıyoruz, herkes bir “bilinç sıçraması” yaşıyor. Ve her sıçrayış storylerde yankı buluyor.
“Yine büyüdüm.
Yine bir şey fark ettim.
Yine bir şeyleri geride bıraktım.”
Ama garip olan şu: Geride bıraktıklarını her gün yeniden konuşuyorsun.
O zaman ya tam geride kalmamış ya da fark ettiğini sanıyorsun.
Hayat bir öğrenme süreci değil mi zaten?
Evet.
Ama bu sürecin en değerli tarafı, onun doğal olması. Bir gülüşte fark edersin sevgiyi. Bir sessizlikte yakalarsın kendini. Bazen bir çocuğun gözünde, bazen bir yaşlının suskunluğunda. Ama hayır, modern insan artık bunu pazarlama metnine dönüştürüyor.
“İçimdeki çocuk bana öğretti.” “Evren mesaj verdi.” “Bu sabah ağladım çünkü şifalandım.”
Belki de sadece kötü bir gündü. Belki hormonlardandı. Belki insandın.
İnsanı unuttuk.
İnsan olmanın basitliğini, karmaşıklığını, tutarsızlığını…
Farkındalık, her zaman dengede olmak değil.
Hatta çoğu zaman hiç dengede olmamak.
Ama o dengesizlikte kendini izlemek.
Durmadan kendini yargılamak değil, sadece izlemek.
Ama şimdi her şey ölçülüyor. Kaç dakika meditasyon yaptın? Kaç gün farkındalık uyguladın? Kaç kere içindeki çocuğu konuşturdun? Yine mi ağladın? Yine mi düşündün? Yine mi derin bir şey yaşadın?
Evet. Çünkü insan olmak böyle bir şey. Sürekli bir şeyler yaşıyoruz.
Farkındalık biraz da şunu söyleyebilmektir:
“Evet, ben de hata yaptım.”
“Bilmiyorum.”
“Şu an yorgunum.”
“Şu an her şeye sinirleniyorum.”
Ama o kadar alıştık ki “yüksek titreşimli olmak” zorunda kalmaya… Biri sinirlenince hemen etiket geliyor: “Toksik.” Biri sessizleşince: “Negatif enerji yayıyor.”
Oysa bazen en sağlıklı şey, biraz susmak.
Bazen farkındalık, hiçbir şey paylaşmamak.
Sadece yaşamak.
Ama yaşamak da yetmiyor artık. Yaşadığını kanıtlaman gerekiyor. Fark ettiğini göstermen, dönüşümünü duyurman, “artık eski ben değilim” demen.
Halbuki dönüşüm sessizdir.
Farkındalık çıplak.
Gelişim, içinde olur.
Bağırarak gelmez.
Ne yazık ki sosyal medya çağında, bağırmayan hiçbir şey duyulmuyor.
Hayatın ne kadar farkındayız? Sabah kahvaltısını yaparken ekranı kaydırdığımız kadar.
Karşımızdaki kişi anlatırken onun gözlerine değil, ağzından çıkan kelimeye cevap hazırladığımız kadar.
Bazen farkındalık, “ne dediğini” değil, “neden söylediğini” anlamaya çalışmak.
Ama biz hızla yaşıyoruz. Hızla bağ kurup hızla kopuyoruz. Farkına varmadan. Sözde farkındalıkla.
O yüzden, gerçek farkındalık bence şurada başlıyor:
Telefonu elinden bıraktığın ilk beş dakika.
Kimseye bir şey kanıtlamadığın bir günde.
Kendinle kavga etmeden, kendine methiye düzmeden geçirdiğin sade bir sabah.
Ya da birine “Bugün seni dinlemeye geldim” dediğin bir akşam.
Hayat karmaşık. Ama onun içinde sade kalmak hâlâ mümkün.
Bazen hiçbir şey bilmediğini fark etmek…
Bazen bir konuyu yeniden düşünmek…
Bazen özür dilemek…
İşte o zaman başlıyor gerçek gelişim. Çünkü farkındalık, bir son değil. Her seferinde yeniden başlayan bir uyanış.
Ve sen şimdi bu yazıyı okurken, belki birkaç kere başını kaldırdın. Bir iç çektin. Belki birine gönderirim bunu dedin.
Ya da dedin ki “Aynen ya!”
Ama en güzeli ne biliyor musun?
Bu satırları okurken kendinle sessiz bir yere yürüyorsan…
O an. İşte o an, gerçekten başlıyor hayat.
Ve evet, belki gelişim o kadar havalı değil.
Ama dürüst.
Ama sahici.
Ama seninle.
O yüzden “SADELEŞ, SESSİZLEŞ, SAMİMİLEŞ. ORADA BAŞLIYOR HAYAT.”

 

 

(22-07-2025 Çarşamba)

YÜZÜNE GÜLÜP ARKANDAN KONUŞAN İNSANLAR

“Bazı insanlar hayatına seni değil, sadece maskeni alır. Gerçeğini görseler gözlerinin içine bile bakamazlar.”

Gülüşler samimi değildir artık.
Bazı insanlar vardır, seni her gördüğünde öyle içten gülümser ki, sanırsın seni senden fazla sever. Oysa o sırada kafasından geçen tek şey, birazdan senin hakkında kuracağı cümlenin giriş paragrafıdır. “Ay çok tatlısın yaaa!” diyen dudakların arasında dolaşan yılanlar, fırsat kolluyordur. Bunu ilk fark ettiğinde miden bir tuhaf olur. Bir his yerleşir içine: bir yabancılık, bir soğukluk, bir “burada yanlış bir şey var” hissi. Ama sonra kendine kızarsın: “Abartıyorum.” dersin, “Kesin ben yanlış anlamışımdır.” Dersin. Ve işte o an kaybedersin; çünkü içgüdüler yalan söylemez ama nezaket bazen gereğinden fazla sessizdir.

Neden yüzüne gülüp arkandan konuşurlar?
Çünkü gerçek yüzleri, senin gözlerinin baktığı yerde duramaz. Kendilerini küçük hissederler senin yanında, seni kıskanırlar ama bunu asla kabul etmezler. Kendi yetersizliklerini örtmenin en kolay yolu, seni kendi gözlerinde küçültmektir. O yüzden seni aşağı çekmeye çalışırlar, gıyabında seni dillerine dolamaları bundandır. Aslında çoğu zaman sana değil, sende olanlara düşmandırlar: duruşuna, samimiyetine, dostluk anlayışına, sendeki sağlam sese… Onlar seninle aynı aynaya bakamaz, çünkü yansımalarında kendi eksikliklerini görürler.

Dedikodu yaparken yakalanınca ne olur?
Komik şeyler olur. Hani derler ya, “İnsan utanmasa her şeyi yapar” diye… İşte bazıları, yakalanınca da utanmaz. O an suratlarına yayılan o mahcubiyet maskesi, 3 saniye içinde “Ama ben onu kötü bir niyetle söylemedim” repliğine evrilir. Klasik savunma mekanizmaları devreye girer: “Yani ben sadece senin iyiliğin için söyledim”, “Onun da kendini düzeltmesi lazım zaten.”, “Sana olan sevgimden söyledim.” Daha bir sürü utanmaz, arsız ve şımarık cümle sayabilirim. Dikkat edin bunları söylerken omuz silkerler, gözlerini kaçırırlar. Zayıf karakterleri utanmazdır ama utanmaları gerektiğini de bilirler aslında.
Bir de şu cümle vardır ya hani, çürük meyvenin en cafcaflı kılıfı:
“Ben yüzüne de söylerim.”

Ama hiçbir zaman yüzüne söylemez. Çünkü mesele “söylemek” değil, mesele “arkandan konuşabilmekteki rahatlıktır.” Yani orada sen yoksun ya, işte orada kimlik değiştirmek kolaydır.

Sen de yapıyor musun bazen?
Şimdi gel, dürüst olalım. Hepimiz zaman zaman biri hakkında yorum yaptık, içerledik, kırıldık, konuştuk. Ama aradaki fark şu: “Senin iyiliğin için” gibi cümlelerin arkasına saklanmadık. Belki öfkemizi bastıramadık, belki üzüldük, ama arkadan konuşmakla yüzüne gülüp sahte sevgi gösterisinde bulunmak aynı şey değildir. Zaten fark da burada başlar: biri doğal bir duygunun dışavurumu, diğeri karakterin içinde saklı hastalıklı bir yapının dışavurumudur. Yani öfkeli bir aslanla, sinsi bir yılanı aynı kefede tartmamakta fayda vardır.
Dedikodu yapan bir insanla, seni adeta “duygusal zehirleme” metoduyla tüketen biri aynı kategoriye giremez. Biri insani, diğeri manipülatiftir. İşin ilginç yanı manipülatif insanlar genel olarak topluluklar içinde çok kolay yer edinir, ikna edebilecekleri, kendileri yerine hedeflerine saldıracak uşaklarını çok kolay bulurlar.  Kendilerinden daha zayıf bir karakter gördüklerinde önce onu ele geçirir ve kullanırlar.

Peki bu insanlarla nasıl baş edilir?
Güzel soru. Önce bir iç çekiyoruz…
Sonra cevaplıyoruz: Hiçbir şey yapmadan da baş edebilirsin. Onları tanıman, yeter. Maskelerini gördüğünde, sahte tebessümleri çözdüğünde, duvarlarını ördüğünde ve içini sadece gerçek dostlarına açtığında zaten sen kazanırsın.
Bazen en büyük tepki susmak, en güzel cevap mesafe, en net duruş sessizliktir.
Ve evet, bazen kötü bir insan gibi görünme pahasına da olsa, “Ben seninle görüşmek istemiyorum” “Ben seni samimi bulmuyorum” “Ben sana güvenmiyorum” diyebilme hakkın vardır. Ve demelisindir. Bunu dediğinde sana bir tepki alamayacaksındır. Çünkü en mağdur haliyle incinir ve kendisi değil manipüle ettiği yardakçıları sana tepki verir.
Yine de susmalı ve gülüp geçmelisin. Çünkü senin zamanın değerli. Ruhun kıymetli. Kalbin kırılgan. Bunu korumak zorundasın.
Yüzüne gülüp arkandan konuşan birine dair içinden geçen o gerçek cümle nedir? Bir düşün istersen…
Ve farkına var bu insanların zaten gerçek arkadaşları olmaz. Çünkü herkesi harcamak konusunda bir beis duymazlar. Sen aslında sadece onun oyununda farkında bile olmadan bir figür olmuşsundur.
Bu tarz insanları sırtından attığında sahne senindir. Sessizce çekilirsin ama sana oynattığını sandığı rolü ona her daim hatırlatacak kadar iz bırakırsın. Merak etme bu insanlar takip ederler.

Kötülük eden kadar kötülükten korkan var mıdır?
Hayat adil değildir belki ama dengelidir. 
Zamana bırakırsan o, herkesi kullandığını sanırken, aslında onu kullanan daha büyük yılanlar onu sırtlarından atarlar. Çünkü yılan dediğin, derisini yeniler. Eskiyi üzerinde taşımaz. Onlar için “arkadan konuşan” sadece geçici bir oyuncudur. Günü geldiğinde atılır. Ve işin ironisi şudur: En çok dedikodu yapanlar, en hızlı unutulanlardır. Çünkü her dedikodu yeni bir dedikoduya kurban olur.
Sen haklıysan emin ol, sana zarar veren biri gider, yerine seni anlayan biri gelir. Gerçek dostlar, arkandan senin için dua eder. Gerçek dostlar, yokluğunda bile seni savunur. Gerçek dostlar, gülüşünü görmeden sesindeki tınıdan ruh halini anlar.

Son Söz:
Her arkadan konuşma, bir güvenin mezar taşıdır.
Ve her yüze gülücüklü ihanet, insanın içindeki çocuğu biraz daha büyütür.
O yüzden… Sahte gülüşlere değil, gerçek dostluklara yatırım yap.
Ve unutma:
“Senin hakkında konuşanlar, senin kadar cesur olamayanlardır.”

(16-07-2025 Çarşamba)

UTANMAK…
Belki de Unuttuysak Utanmayı!
Gün başlamadan bir “anafikir” bulmuştum ölüme… Yok, pardon “günüme”…
Konu buydu sanırım… Utanabiliyor musunuz? Utanmak… Yüreğin kekelemesi hali… Utanma insanın kendini “emin” bir yere koyamama hali gibi.

Bazen gururunun ve dürüstlük duygusunun her an farkında olan biri, kendi standartlarının uzağına düşen bir durumda kaldığını görünce yüzü kızarır… Bir pot kırmanın verdiği utanç olabildiği gibi kimsenin fark etmediği bir yanlışından utanabilir insan… Yaptığı bir aptallıktan, aklına gelen düşüncelerden ya da başkalarının davranışlarının yerine utanabilir insan… Hatta bazen öyle bir utanır ki yıllar boyunca o saçma şey aklına geldikçe o andaymış gibi kızarır, bozarır kendi kendine… İlkokulda yanlışlıkla kırdığım vazo, sevgilinin okyanustan çıkıp gelmiş zar gibi incecik deniz kabuğu…

Ve beni kendimden utandırdığınız anlar…
Tecavüz edilen altı aylık, iki, üç yaşında bebekler, tecavüzcüsüyle baş başa kalıp iliklerine kadar korkup, canı yanıp ölmüş çocuklar… Bir bombada, bir savaşta ve hatta barışta gözünü, elini, ayağını, yaşamını kaybeden çocuklar… Aç yatan çocuklar… Dayak yiyen çocuklar… Bir bottan denizin ortasına saçılmış, ölüsü bile üşümüş çocuklar…

Çocuklardan utanıyorum ben en çok…
Memleket burası ise utanacak öyle çok şey var ki…
Utanmazca, yüz kızarmadan söylenen yalanlar, iktidar kavgaları, yapılamayan seçimler, gayri demokratik adalet sistemi, gelir eşitsizliği, insanların hak ve özgürlüklerini kendi gücünü, parasını arttırmak için gasp edenler… Cinayetlerine kılıf bulanlar…
“Şayet utanmıyorsan, dilediğini yap!”
Şöyle düşündürdü bugün;
– Utanmak, nedir?
– Kim yaptı ki bütün bunları… Ben utandım, olanlardan.
Utanmak; yapılmış bir yanlışla, günahla ilgili bir şey değil.
Benim bahsettiğim öyle bir utanmak değil en azından. Anlatması çok zor bir şeyden bahsetmiyorum aslında.
Cinsellikle ilgili bir utanmadan bahsetmiyorum.
Sosyal olmakla ilgili bir utanmadan bahsetmiyorum.
Yanlış bir şey yapmanın sonuçlarından bahsetmiyorum.
Mahcubiyetten, çekingenlikten, pişmanlıktan bahsetmiyorum.
Bile isteye yapılan rezilliklerinden, şuursuzluklarından, yanlışlarından utanıyorum…
Utanmak; cebinizden çıkan başka birine ait bir eşya gibi…
Siz almadınız, çalmadınız… Suç yok. Ama orada işte…
Tek cümlelik bir eşyaydı cebimden çıkan. Bir yolunu bulurum ben onu kaybetmenin… Hoş kaybetsem de başka bir yerden çıkıyor… Benim değil kardeşim… Cebimden çıkan cümle…
Suç; bugün utanılacak şey yapmak değil… Utanmak.
“Utangaçlık bencilliğin bir şekli, insanın tutkusunun gücüne karşı koyabilmesinin çaresidir.”
Utangaçlığı yenmemizi, yok saymamamızı isteyen bir dünya var!
Utanma yap, utanma git, utanma giy, utanma söyle!
Oysa ben bu kadar kötülüğün içinde kalmaktan, insan olmanın kıyısından geçememişlerle aynı havayı solumaktan, duyarlılıktan nasibini almamış, etliye sütlüye karışmayan, bencilleri görmekten, gencecik insanların hiç uğruna ölmesinden, siyasetten, politikadan, kirli oyunlardan, terörden, savaşlardan, para, din, güç diye bağırıp ortalığı kan gölüne çevirenlerden, ölen çocuklardan, yetim kalan, öksüz kalan evlatlardan, onlara oyun oynatamayıp, güzel bir dünya verememekten, kaygılanmaktan, yorulmaktan, elden hiç bir şey gelmemesinden, gitgide daha da boka batmaktan utanç duyuyorum…
Utanmak konusunda yazdığımı fark edince 25 kırmızı yanak gücünde utanılması gereken bütün bu zavallılıkları halen pişkince sanki iyi bir şeymişçesine yapan herkesten, kendimden dâhil…

Utandım.
Unutmamışsam demek utanmayı…

(10-07-2025 Çarşamba)

AYDINLANIYORUZ
Topluca… El âlem hep beraber… Işık tutuyorlar yolumuza… Hâlâ Aydınlanma Çağındayız. Herkes topluca “ha oldu, ha olacak” hâlinde…
Hepimiz Mevlana’yız, hepimiz Şems… Mistik bir bilinmezlik içinde arıyoruz habire o bulamadığımız şeyi… İnternette profillerimize “sevgi, sabır, tevazu” güzellemeleri yazıyoruz. Sonra hayata dönüp, öfkeli, sabırsız, sesimizi yükselterek devam ediyoruz. Aslında, “kimde ne eksikse, en çok ondan bahseder…” işin özüdür.
O nedenle bugün dünya; “doğruluk, eşitlik, namus ve ahlaktan” bahseden diktatörler tarafından yönetiliyor. Küçük düzeyli ya da büyük ölçekli başarılar, hep bu konuşmaların üstüne kuruluyor.
Bin kere yazdım, bin kere daha yazarım: En sevmediğim insan profilidir;
Hırslı, kendini göstermeye çalışan, güçlü saydığının yanına çöreklenen, üstüne yalakalık yapan, astını ezen, başkasının parası ve kudretiyle gerdeğe giren hanımefendi görünümlü pespayeler ve beyefendi kılığındaki şerefsizler.
Nitekim onlar da bir sebeple yaşamıma sızmışlarsa, benimle tanışmışlarsa, iki sohbetimiz olmuşsa, zaten beni sevmemişlerdir. Onlara bir şey demesem de, onlar bana bakarken bu fikrimi gözüm onlara söyler.
Başarı, hırs mı gerektirir, şans mı bilmiyorum. Satranç bir akıl oyunu ise de, ben içinde zar olan tavlaya meraklıyım. Şansa inanırım…
Bazı insanlar, kendileri bile inanamazlar bulundukları noktaya… Ondandır, sürekli kendilerini gösterme ve oldukları şeyi ispat etme çabaları.
Oysa aydınlanmak gerekir… Değil mi, abiler ablalar… Varılmak istenen mutlu sondur: aydınlanmak.
Bu yüzyılın vebasıdır bu yalancıktan aydınlanma zamazingoları… Çünkü kapitalist toplumun dayattığı, düşünceden yoksun bu mistik oyuncaklar, insanı tam da kaçması gereken bilinçsizlik çukuruna —hem de “bu bilinçli olma hali” diyerek— itmektedir.
Bu sebeple, daha kendini anlayamamış, kendiyle yüzleşememiş insanlar; habire yalan bir “olmuşluk” hâliyle başka insanlara yol göstermeye çalışmaktadır.
Bu, basitleştirilmiş, “hap” olarak alınır hâle gelmiş bir “dünyayı anlama hâli” nasıl bir yanılsamadır?
Bunca yaşam uğraşı arasında düşünmenin bile lüks olduğu bu zamanda, birileri iş olsun diye paket halinde “aydınlanmalar” sunuyor topluma…
Oysa meselenin özü, su katılmamış (ve biraz da su katılmış) gerçekleri görebilmektir. Düşünmeyle birlikte gelişen bir yetidir aydınlanmak.
Fikir üretmek için gerekli harcı oluşturmanın neticesidir.
Beni en çok rahatsız eden, kendimden de bildiğim o karanlığı karşımda görmektir. O yüzden “kötü” birini beş yüz metreden tanır, bir halta yaramadığını anlarım… Başkalarını kandırırken beni kandıramaması ve birçoğunun hedefinde olmam bundandır.
Kant, “Aydınlanma; kişinin kendi aklını kullanmaya cüret etmesidir.” der.
Daha büyük bir cüret var mıdır yaşamda?
Başkalarının akıllarıyla değirmen döndüren, başkalarının değerlerini düstur edinen insanlar için, benim gibi düşünen insanlar zararlıdır. Gereksizdir. İnsan, kendine kendi gerçeğini hatırlatan insanları sevmez… Uzak tutmak ister… “Yok etmek” ister… Ama ben yok olsam, bir başkası vardır.
Benim için makbul olan, **“insana yaraşır onurla davranma düşüncesi”**dir.
Yine Kant der ki:
Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.
Sapere Aude! (Aklını kullanma cesaretini göster!)
Kimdir, nedir bu vesayeti altına girip aklımızı emanet ettiğimiz “değerler”?
 

 

(02-07-2025 Çarşamba)

HÜKÜMSÜZ YAZI
Anladığım şu ki komik yazıları seviyoruz, eğlenceli fotoğraflar görmeyi tercih ediyoruz, basit, bizi zorlamayan şeyler yaşamak istiyoruz, çokta yürekli olmayan hikâyelerin içinde olmaktan yanayız… Yaşadığımız kötü şeyleri de aynı böyle görmezden geliyoruz…
Renkli fotolara, çiçeklere böceklere, birbirini sevmese de “canım cicim” diyenlere itibar ediyoruz… İçi boş süslü yazıları, bağıra çağıra yönetenleri, egosu kendinden önce köşeyi dönenleri, kendinden başka kimseye saygısı olmayan kaba saba insanları bir halt sanıyoruz…
Uzun zamandır bu ülkenin insanlarında hastalık virüsü gibi “yok saymak” “rol yapmak” “yalakalık” “yılışıklık” “hadsizlik”…Balık baştan kokuyor zira…
Söyleyeni sevmiyoruz, hatırlatandan rahatsız oluyoruz… Bunları duyduğumuzda, birileri bunları bize hatırlattığında yanımızdakine doğru bakıp hiçbirini kendi üstümüze alınmıyoruz…
“Zaten dünya zor bir de bunun için kasılmayayım” diyoruz…
Süslü laflarla, çiçek böcekle, görmezden gelmekle ve “mış” gibi yapmakla çözülecekse neden olmasın… Böyle yapınca dünya değişiyorsa “hani toplu iyi enerjilerle” bu iş hallolacaksa amenna… Nefes terapileri yapıp nefesimizi açmakla, doğru kelimeler kullanmaya çalışıp evreni kandırmaya çalışmakla bu durum düzelecekse hep birlikte “ohm” o zaman…
Ama görünen o ki “mum dibini aydınlatmıyor”…
Kendine faydası olmayan insanın dünyaya faydası olmuyor… Ne çok psikoterapist aslında kendi hasta, ne çok kişisel gelişim uzmanı, nefes terapisti, yoga eğitmeni egosundan burnunun ucunu görmüyor… Hayır, aksi yöne gitsem Din’den medet umsam onlar bunlardan beter durumda… Dinde olmayacaklar bir yanda, onların yaptıkları diğer yanda… İnsana aman “Allah’ım” dedirtiyor… Kendileri içlerindeki inanca vakıf olamamış insanlar dinden, gelişimden, terapilerden medet umarak birilerine bir şeyler öğretmeye çalışıyor…
Ve ben bu yalancılar dünyasında kendimi pek çaresiz ve küçük hissediyorum….
“sizin alınız al, morunuz mor inandım”
Lakin
“benim dengemi bozmayınız”…
İşte bu sebep;
AN İTİBARIYLA HÜKÜMSÜZDÜR!
Nedir Hükümsüz?
Meali: yürürlükten kalkmıştır…
Sadece kaybolan kimlik parçalarını değil, artık geçerliliği kalmamış sözleri, kararları, yeminleri, yürekte unutulmuş yükleri, verilmiş sözleri, unutulmuş insanlığı da kapsar.
Duyurulur.
Hükümsüzdür!
Hayat denilen, kimine çok uzun, kimine kısacık bir an gibi gelen yolculuk; neden bunca yükü vurur sırtımıza? Hep acelemiz varmış gibi, telaşlı, üzgün, yorgun, az keyifli genelde mutsuz, içinde hep “daha” taşıyan bu koşuşturma neden? Daha zengin, daha mutlu, daha güzel, daha yalnız, daha çok ve bir dolu “daha” yüklü sıfatlarla örülüyor çevremiz…
Gönüllü yaşam mahkûmluğu böyle olmalı. Geldik ya bir kere, tekâmül etmeden dönmeyeceğiz.
İyi ama ruhumun dayanacağı bir direk bulmak lazım… Elimde tuttuğum torba bile ağır gelirken, yüreğe basan bunca ağırlığı neyle taşımak gerekiyor?
Yüreğin hasar almışsa bir kere, zamanla su alıp batarsın. Gemiler gibi işte!
Yüreği de kıyıya çekiliyor insanın bazen. Bakıyorsun, ileride başka bir iş için kullanılacak bir organdan öteye gitmiyor.
Bunları düşününce, dedim ki kendi kendime;
Bütün sözlerim geçersizdir.
Attığım imzalar, verdiğim tüm yeminler, antlaşmalar, kontratlar, aşka dair ne demişsem sevdiğime, dostluğa dair ne dediysem dostuma hepsi hükümsüzdür.
En azından dürüst bir duruş olur bu!
Taahhütlerimi herkes kadar tuttum, herkes kadar bozdum bende…
Kaç yaşama tanıklık ediyorsa manzaram, o kadar sevda kırıkları dolu etrafım…
Defalarca şaştım bildiğimden, defalarca karıştı aklım…
Kaç defa sandığım gibi çıkmadı hikâyeler… Kaç kere aldım başımı gittim kendime…
Herkes birisine, birilerine tutamadığı, tutamayacağını bildiği sözler veriyor.
Genetik olmalı, Âdem ile Havva’yı hatırlayınca gülüyor insan. Tanrı’ya verdiği sözü bile tutamayan insan evladı, kendi cinsine söylediğinde ne kadar samimi olabilir ki?
Kafam bozuldu benim, verdiğim bütün sözler hükümsüzdür, hepsini ikinci bir emre kadar aşklarımın, dostluklarımın, emeklerimin, arkadaşlıklarımın üstünden çekiyorum.
Defalarca yapılanları unutup dediğimi yuttuğum zaman, defalarca bir daha bana bunu kimse yapamaz deyip yapıldığında sustuğum zaman, durduğum yerde durup, kıtalar boyu yol aldım sandığım zaman, masumiyetimi koruyamadığımı düşündüğüm zaman, dünya acımasızlaştığında, düşünceler yakılırken, gencecik insanlar ölürken, çocukların dini ırkı kökeni sorulduğu zamanlarda …
Artık şiir okumadığınızda, gökyüzüne bakmadığınızda, dilinize doladığınız yaratandan korkmadığınız da, kedileri, köpekleri, çocukları tekmeleyerek öldürdüğünüzde, kadınlara, küçücük çocuklara, bebeklere tecavüz ettiğinizde, kadınları seviyorum diyerek öldürdüğünüzde…
Ve ben tüm bunları gördüğümde…
Anladığımda,
Kaybettim sözlerimi, hükümsüzdür…
Artık ne yapsam ne desem ve ne demesem, neye gülsem ve neye üzülsem, neyi konuşsam ya da sussam hepsi hükümsüzdür… Çünkü çocukların öldüğü bu dünya da bir dost kaybetmek, bir aşk kaybetmek, para pul kaybetmek HÜKÜMSÜZDÜR…
Bilmem kendine gelir mi Dünya yoksa bu mudur Hal’i devran… Kırmayın oğlum bu kadar insanları camdandır kalbimiz…
“hiç şiir okumamış gibi
bir köpeğin başını hiç okşamamış
hiç bayram şekeri dağıtmamış
hiç çocukla çocuk olmamış gibi
kötüsünüz!”
Deva bulmanı diliyorum DÜNYA…

(25-06-2025 Çarşamba)

EV, KALBİNİN OLDUĞU YERDİR.
“Ev…
İyi kötü herkesin bir evi vardır.
Ama, ev ahengini gerçek lezzetiyle yaşayabilmişler o kadar azdır ki…
O yüzden de gençken kaçıp kurtulmak isteriz evden…
Sonra gönlümüzcesini kurmaya çalışır; genellikle de başaramayız…”
Der Çetin Altan…
Hemen her genç gibi evin bana dar geldiği zamanlar yaşadım elbette ben de… Analı, babalı, kardeşli evimde, ondan bundan sıkıldığım, kıymetini bilemediğim zamanları elbette hatırlıyorum. O güzelim konforun bir anda yok olduğu zamanlarda, bir de onca yılımı aile olarak geçirdiğimiz, yüzlerce anımın olduğu evden ayrılmak zorunda kaldım… Bu ayrılışla, her ne kadar doğduğum eve geri dönmüş olsam da kendimi asla o eve ait hissetmedim. Nerede oturacağına, hangi saatte evin neresinde duracağına başkasının karar verdiği yer evin değildir, zaten olamaz da… Eğreti hissettiğin yer yuva değildir.
Sonra aldım başımı gittim. Babamı, evimi, huzuru kaybetmek bana fazla geldi… Üç yıla yakın evim hiçbir yerdi… Ben neredeysem evim oradaydı… Ev, uyunan yerdi. Küçücük odalarda kaldım, bir sürü insanla ev, oda paylaştım… Penceresiz odalarda uyudum… Güvenli hissetmediğim için bayılana kadar uykusuz kaldığım zamanlar oldu… Bugün o yıllardan hediyedir, kolay kolay bir yerde kalamam… Otel odaları hariç… Yani balkonlu otel odaları hariç… Onlarda nefes alabilirim. Camı açılmayan otel odalarında kalamam. En yakınım bile olsanız, size misafir olduğumda bana verdiğiniz en konforlu odada değil, mümkünse salonda, divanda yatarım. Bunun uygun olamayacağı yerlerde kalmamayı bir şekilde ayarlarım… Kendi evimde bile sanırım yüzyıldır salonda yaşarım… Benim için olası en ideal evler üst katlarda, geniş camlı evlerdir… Tek hayalim tavanı cam bir evde yaşamaktır.
İlk kendime ait evim bir arkadaşla tuttuğum genç kızlık evimdi. Sonrası biraz dağınık… İkinci kez evim olduğunda, orada çocuğum olduğunda, evlendiğimde yani kendime ait bir alanım olduğu zamanlarda çok da evimin dışında olmayı istemiyordum. Ev insanı mısın deseler, evde huzurumu kaçıran bir şey yoksa sadece dolaşmak için çıkar, hava alır, yorulur eve dönerim derim. Gizli bir asosyalim ben… Ev çok önemlidir benim için…
“Sonra gönlümüzcesini kurmaya çalışır; genellikle de başaramayız…”
Dediği yerde incecik çizilir yüreğim… Neticede bir başarı öyküsü değildir özel hayatım. Rengârenk duvarlarımda, geçmişten bugüne bir sürü anı taşıyan aksesuarlarımda hep Emine’dir evlerim.
Ev; her köşesine sizin elinizin değdiği, düzenine sizin karar verdiğiniz, temizliğini yaptığınızda gururlandığınız, istediğinize giriş hakkı verip istemediğinizi dışarıda, uzakta bırakıp içine kaçabildiğiniz, sizi üzmüş, sevemediğiniz insanların eşiğinden adım atamadığı, sessizliğinden ürkmediğiniz, karanlığında kaybolmadığınız, kendinizi yabancı hissetmediğiniz, elinizi bir yere atarken “hata mı yapıyorum” demediğiniz, özel hayatınıza sahip olmanın en temel gereksinimi dört duvarınızdır…
Sizdir. Ruhunuzdur. Tüm dünyayı geride bırakıp içine girdiğinizde nefes alacağınız yerdir. Duvarlarındaki resimler, komodindeki bir örtü, raftan aldığınız bir bardak, bütün anılarınızdır.
Boşandığımda aslında tek beklentim vardı. Eve gelirken duyduğum huzursuzluğun bitmesi… Bir evin güven alanınız olup olmamasının tek yolu orada kendinizi rahatsız hissetmemenizdir. Bazen evlerin duvarlarını kendimiz daraltırız. Yıllardır aynı evde yaşıyorum. Ne çok anı birikti bu duvarlarda… Hafızası dolu duvarların. Ama bu geniş, bol ışık alan evi, bunca yaşına, bunca yaşanmışlığına, bunca kazanca, bunca kayba rağmen seviyorum.
Bugün buradan “sevgili asi ergenliğime” seslenmek istiyorum. Ne salakmışsın sen kuzum! Deli gibi özlüyorum şimdi çocukluğumun geçtiği o iki katlı evi… O harika ağaçların olduğu bahçeyi… Kepenkleri, balkonları, kocaman kütüphanemi… Masa başında hep birlikte yenen yemekleri… Odamı, odamın duvarlarındaki sayısız posteri ve fotoğrafı… Evimde kitaplığın bir fazlalık değil bir gereklilik olduğu zamanları… Yıllarca kütüphanesiz bir evde yaşadım. Kitaplarım fazlalık oldu. Şu anda beş kütüphane var evimde.
Ev dediğinin aslında “aile” olduğu yılları özlüyorum elbette… Babamın varlığına duyduğum güveni… Annemin kapıyı nasılsa açacağını bilerek hiç anahtar kullanmadığım zamanları… Annemin evine anahtarım olmasına rağmen içeride o varsa kapıyı çalarak girdim onun kalkıp kapıyı açmasının zor olduğu son bir seneye kadar… Çünkü annenin olduğu evin kapısı çalınır, anne o kapıyı açar… Artık çalamadığım o kapı hep çok kıymetlidir. Hayatta kapısını kapatıp vedalaşmaktan en büyük üzüntü duyduğum ev, anamın evidir. Kapısını son kez kapatırken çok ağladım. Artık başkalarının yaşadığını bildiğim için neredeyse bir senedir aynı sokakta başımı kaldırıp o balkona bakmıyorum.
Şimdilerde herkesin bir anahtarı var evlerde… Ve eve geldiğinde kimse kimseye hoş geldin demek zorunda hissetmiyor. Kapıyı anahtarıyla açan eve giriyor. Oğlumun hakkını yememek lazım, o da kapı çalanlardandır. Evlerde sofra nadir kuruluyor, yemekler elde tabaklarda atıştırılıyor. Herkes bilgisayara ya da telefona kafasını gömüyor… Sofrada birlikte oturulmayan evden ev olmaz gibi geliyor bana…
Bir yerde okumuştum, kimin bilmiyorum…
“Siz kapısından içeri girdiğinizde size ‘karnın aç mı?’ diye sorulan yer evinizdir.” Yazıyordu…
İnsanlar evlerine benzer mi? Ben benzeyenlerdenim… Bana muhteşem bir ev vermenize gerek yoktur. Çünkü ben kusursuz, düzgün ve köşeli değilim… Benim ucum bucağım hep sarkıklı, püsküllü… Ben buyum… Siyah giyen, renkleri seven, rengârenk bir karmaşadan huzur duyanlardanım… Hayatım boyunca etrafımdaki herkesin bundan rahatsız olması, eleştirmesi kocaman yalnızlığımın bir parçasıdır. Yani “duvarlara çok şey asıyorsun, delik deşik oldu” çocukluğumdan beri en çok duyduğum şeydir.
O kocaman kulelerde, kutu evlerde, kusursuz donanımlarla, her şeyi uzaktan kumandaların idare ettiği gri yaşamlara hiç özenmedim ben… Yaşamak zorunda kalmak istemem açıkçası… İçlerinde bin bir mutsuzluğun yaşandığı pahalı evleri hiç sevmedim. Bir evin bilmem kaçıncı katına acaba asansörde kalır mıyım diye çıkmayı hiç istemedim… Ruhları yok o kutuların. Gelişmiş ülkelerdeki toplu konutları, buralarda lüks gökdelenlerde modern yaşam olarak satıyorlar bize.
Ezcümle; şekerden evlerim oldu, tadına doyamadığım; bir çay içimlik uğradıklarım oldu, kaçıp sığındıklarım oldu, kaçıp kurtulduklarım oldu, başımı huzurla dayayıp bir kenarında uyuduklarım oldu… Kapısından girdiğimde sevdiğimle olduğum ama huzuru bulamadıklarım oldu. Sevdiğimin boylu boyunca öldüğü evlerim oldu, her anısı canımı dağlayan. Kendi evim dışında hiçbir yerde kendimi rahat hissedemedim. Hep bir yerde evime döndüm…
Bu yüzden küçük sihirli ayakkabılarım nerede olsam hep evime geri götürür beni…
“EV, ANLAŞILDIĞIN YERDİR.”
Bak, bunu kimin dediğini biliyorum… GARFIELD…

 

(18-06-2025 Çarşamba)

BALKONA KAÇASIM VAR…
İzmirliyim ben… Büyük camlı evler, koca balkonlarla büyüdüm. Ankara’ya, “Anane”ye gittiğimde çok şaşırırdım evlere. Küçük pencereler, bol duvar ve ufak balkonları sevemedim, gitti.
Bahçe içinde bir evde, üç yanı hem bahçe hem balkon olan bir evde büyümüşseniz, apartman daireleri dar gelir size. Yaz akşamları gelen geçeni seyrettiğim o balkon, gençliğimin ve kişiliğimin önemli bir yanı oldu hep. Kış yaklaşmaya, insanlar evlere çekilmeye başladığında, evin kepenkleri erkenden kapanmaya yüz tuttuğunda, benim de ruhum kapanırdı. Hâlâ da kapanır…
Karşıyaka’da doğduğum ev de Göztepe’de büyüdüğüm ev gibi üç yanı koca balkonlarla çevrili bir evdi. 21 yaşından sonra tekrar aynı eve döndüğümde sıkılmamıştım bu yüzden. Kocaman, boydan boya camlarla çevrili, aydınlık ve güneşli bir apartmandı. Manolya ağacıyla iç içe balkonda; bir yanınızda o koca manolya, diğer yanınızda üçüncü kata kadar tırmanan o güzelim mor çiçekli sarmaşık… O balkona doyum olur mu? Göztepe’deki sadece balkon değildi, koca bir bahçeydi… Balkonu bir yandan saran yaseminin kokusu, bahçedeki güllerin ve meyve ağaçlarının kokularıyla karışırdı.
Poyraz koca bir balkonlu bir evde doğdu. Evliliğimin ilk evi 56 metrekareydi ama balkonu 110 metrekarelik bir terastı. Her yanı balkon olan bir çatı katıydı… Karşıyaka’nın güzelim ama artık yok olan çatı katları… Ama sonra, hayatımın en kâbus evine taşındım. Tam yedi yıl. Ufacık ve betondan bir mutfak balkonu… Karşı evin balkonuna yalnızca iki metre mesafede bir salon balkonu… Bol duvar, küçük pencereler… O evde yaşanan bir sürü sıkıntı, kaybedilen iki bebek… Sonra bu ev…
Balkon özgürlüktür.
Sabahtan eve dolan güneş… Kışın en soğuk gününde bile bir şey yakmadan ısınan bir salon… Mart’ta açılıp Kasım sonunda kapanan balkon kapısı… Şimdi de açık balkon kapım… Dışarıda caddenin sesi var; kornalar, bağırışlar… Balkon, evin içinde sokakta olduğunuz yerdir. Evin içinde yaşama karışmanızdır. Muhabbettir, çaydır, rakıdır, sigara kaçamağıdır. Nefestir. Balkon, bir evin kalbidir. Olmazsa olmazıdır. Yazın serin gecelerinde balkonda oturulur, kitap okunur, müzik dinlenir, çay içilir. Huzura erilir. Evde huzurun karşılığıdır balkon…
Göztepe’de büyüdüğüm o güzel bahçeli ev, şimdi dar, uzun ve sevimsiz bir apartman. Sadece girişteki pembe oya ağacı duruyor. Hâlâ yolum oraya düştüğünde, bir dal fırfırlı pembe çiçeğinden getiriyorum. Az bulunan bir ağaç olmasına rağmen, bugün oturduğum evin bahçesinde de var. Tohumlarından patlayan pembe çiçekleri öyle güzeldir ki… Manolya gibi muhteşem bir kokusu yoktur ama görünüşüyle büyüler insanı.
Bahçesinde limon, yasemin, dut, muşmula, erik, kiraz, glayöl, sardunyalar, sarmaşık gülleri, papatyalar ve hatta bir palmiye ağacı olan bir evde büyümüşseniz… Onun arka balkonunda tüm yazlarınızı, kucağınızda bir kitapla, şezlongda geçirdiyseniz, hayal gücünüz kocaman bir düşler ülkesidir.
Yeni nesil kapalı balkonları, elektrikli panjurlarıyla, “ev toplumdan kaçtığın yerdir” sloganının hakkını veriyor bence…
Bugün balkon, evi havalandıran ve iki üç saksıyla eğlenceli hale gelen, nefes alınacak açık bir mekân olması gerekirken ısrarla kapatılmaya çalışılan, evin içine dahil edilen bir yer… Temizlemesi dert oluyor insanlara nedense. İki kova suyla halledilecek iş, ağır geliyor. Referans da komşu oluyor. Komşu ne yaptırıyorsa, hemen hevesleniliyor genellikle. Komşunun “pimapencisi” apartmanda en az iki-üç kişinin daha pimapencisi oluyor. Camlarla kaplanıyor canım balkonlar… Yıkamaya ve temizlemeye üşenenler sayesinde, evlerde nefes alma yeri de kalmıyor…
Ne diyelim, herkes pimapen içinde, panjur içinde, “camcama” içinde mutlu olsun!
Ayrıca balkonun Fransız olanı da olmaz! Çıkmalı olacak balkon dediğin. Evin başka bir alanı olacak, binaya estetik olsun diye değil, yaşansın diye olacak. Sabah ailece kahvaltı edeceksin, akşam ailenle birlikte hatta belki misafirlerinle yemek yiyeceksin… Sıcak yaz gecesi yatacağın yer olacak… Valla şehrin orta göbeğinde, dördüncü katta kendimden yüksekte komşularım varken balkonda yatan benim gibi biri için balkon, yaşamın olmazsa olmazıdır.
Balkon, varoşluk çağrışımı yapıyor şimdilerde. Gökdelenden tükürmenin ne zevki olur ki… Ama balkondan, bırakın tükürmeyi, işeyebilirsiniz bile!
Ama oradan halka “konuşma yapmayın” lütfen… Malum, “Balkon Konuşması” çoğumuzu balkondan soğutan tek andır… Balkondan komşuyla sohbet edilir ancak…
Demem o ki; yaşam ne vakit daralsa, benim balkona kaçasım var. Balkon çiçeği olasım var…
Çünkü balkon, ölümün cesur körfezidir evlerde.
 

(11-06-2025 Çarşamba)

BABA OLMAK ZOR ZANAAT
Baba olmak zor zanaat… İncelikli, ağır bir iş. Bir ailenin yükünü omuzlarında taşımak… Bunun için büyütülmek… Hayattaki asil görevinin bu ilan edilmesi… Belki de bu yükün ağırlığındandır, önce babaları gönderiyoruz son teftişe…
Can Yücel’i çok severim ben. Dolu dolu, aşkla, öfkeyle yazardı… O, en güzel gözlü Maarif Müfettişinin oğluydu. Hayatta en çok babasını seven babaydı. Der ya o meşhur şiirinin sonunda:
“En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, can evim…
Hayatta ben en çok babamı sevdim.”
Hayatımdaki “diğerleri” alınmasın, ama galiba ben de en çok babamı sevdim. Evlat sevgisi gibi, torun sevgisi gibi bir sevgi değil bu… İlk hayranlık… Erken ayrılık… Hep bir özlem…
Benim de nefesim, fikrim, can evim açıldı babamla birlikte. Babam son teftişine çıktığında çok gençti. Bu yüzden hep genç, hep yakışıklı kaldı gözümde. Şimdi yaşça ondan büyüğüm…
Ama hala hiçbir adam o kadar güzel değil. Oğlum dışında. Ve hiçbir adamın gölgesi o kadar düşmedi üzerime bir daha.
Baba olmak kitapta yazmaz. Tıpkı anne olmak gibi. Bazısı tüy kadar hafif babadır, bazısı külçe gibi ağır… Babam gibi bir baba olmayı içgüdüsel olarak bilen bir erkek evlat sahibi olmaksa bir anaya gururdur.
Bu ülkede erkek olmanın zor olduğuna inanıyorum. Delikanlı gibi büyüyeceksin… Ananın kuzusu kalacaksın… Babanın aslan oğlu olacaksın. Sonra bir kadının aklını başından alacaksın…
Gündüzleri patronuna kedileşip akşam evde evin direği olacaksın. Para kazanacaksın. Eve taşımayacaksın stresini. İmkânsız ama bu, taşıyacaksın da. Hatta bütün öfken orada çıkacak belki de.
Yetersiz hissedeceksin, sinirleneceksin, susacaksın, surat asacaksın… Dünyada bir hiç iken o evde kral olacaksın. Televizyon kanalı senden sorulacak. Yemek önce senin önüne gelecek. Masanın başındaki sandalye senin olacak.
Eşin anlayışlı olacak. Zor zamanda yanında, kolay zamanda kenarda olacak. Sana hayran, hatta âşık olacak hep. Senin için yaşayacak, senin yansıman olacak ki, sıkıntı çıkmasın ama yine de çıkacak o sıkıntı… Sen hem koca hem maaş vermeyen patron olacaksın.
Çocuklar sen haklı ol diye organize edilecek… Anana, babana mazeret bulacak biri…Ve sen bazen bunu bile fark etmeyeceksin.
Sonra bir gün… Süt kaymağı kıvamına gelmişken… Bazılarınız o kadını yarı yolda bırakıp gideceksiniz. Zaten görmediğiniz bir kadını ömrüm geçti hayatımı yaşamak istiyorum deyip yenisiyle değiştireceksiniz.
Sizden illaki korkulacak. Bir gün ağlarsanız şehir efsanesi olacak. Sonra yaşlanınca artık izniniz varmış gibi her şeye ağlayacaksınız… Hanım “pek yumuşadı bizim bey, torunları görünce dayanamıyor” diyecek. Çocuklar yıllar sonra size daha rahat cevap verecekler. Ve şanslıysanız yaşlandığınızın keyfini süreceksiniz. Hayata kızgınlığınız bitince bile hala aynı evin içinde iseniz hanım arada “aman babanız kızar” deyiverip size eski iktidarınızı hatırlatacak…
Bu ülkede, birçok ülkede baba olmak zor iş. Sevgisini açık edemez çoğu. Çocuklarına bakarken içi titrer ama belli etmez. Annesi gibi iki dövüp bir sevmeye kalkamaz. O ne yapsa unutulur, tatlı bir anıya dönüşür… Ama babanın yaptığı yıllarca konuşulur.
Bir çocuk ağlarken “baba!” diye ağlıyorsa, bu sefer de anne içerlenir: “Bu çocuk beni sevmiyor mu?” diye… Ama siz soramazsınız bile “yahu bu çocuk milleti neden anne diye ağlar?” diye. Zira siz de çocukken babanızdan çok ananızı sevmiş, kendinizi onun bir parçası gibi hissetmişsinizdir.
Yıllarca özel günleri unutursunuz. Medya, imalı hatırlatmalar… Hiç fayda etmez. Erkeğin kayıt defterinde olmayan ayrıntılar için çaba harcamanız gerekir. Ve üstelik 1 yanlış, 3 doğruyu götürür.
Oğlunuza gizli hayranlık duyarsınız. Ama övünmenin yolunu bulamazsınız. Kızınıza ise… İşte iyi baba olmak biraz da kız evlatla sınanır… O size, ananızdan sonra kayıtsız şartsız hayran tek kadın olur. Ona yanlışınız ve doğrunuz onun tüm hayatını etkiler. Mümkünse evlenmesin, mümkünse büyümesin istersiniz.
Benim babam genç öldü. Derler ya, teliyle duvağıyla gelin edemeden, torun torba sahibi olmadan… Gerçi benim telim, duvağım olmadı ama… Kendi babasından çok benim babama benzeyen bir aslan parçam oldu.
Genç kızken çok sakardım ben. Sabahları babamla birlikte giderdik okula. Sersem sersem yürüyüşümü hiç beğenmezdi. “Düşeceksin, önüne bak” derdi hep. Haklıydı da… Çok düşerdim. Yağmurlu havalarda çoraplarım çamur içinde kalırdı.
“Benim ayak izlerimden yürü” derdi.
Ben de yürürdüm… Ve o ayak izlerinden yürümeyi hep çok sevdim. Hep gurur duydum “babasının kızı” denmesinden.
Biliyorum, birçok baba huysuz, zor adamlar… Hatta baba çok sıkıntılı bir figür insan yaşamında çoğu evde. Bu modern mi, ayarsız mı diyeceğimi bilemediğim zamanda erkeğin ve kadının tuhaf halleri, kafa karıştıran rolleri karşısında hiç kimse tam da olması gerektiği gibi değil… Ama yine de çoğu evde hâlâ bir telaş yaratıyorlar geliş saatlerinde. İzinleri olmadan, anneler araya girmeden bir şey yapılmıyor. Ama rolleri bu onların…
Ve bazen içlerinde baldan tatlı kalpler taşıyorlar, görmesi zor da olsa.
Babalar Günü diye bir gün var hatırları kalmasın diye.
Şimdi değişenler var elbet… Sevgisini daha rahat ifade edenler. Ama inanın, hâlâ çoğu kendini tutuyor. O güzel baba–çocuk dengesi bozulmasın diye…
Biz hep önce annelerimizin oluyoruz… Sonra onların.
Çoğu zaman bize onlar veda ediyor önce ama bir gün anasız da kalınca… Anlıyorsunuz iki göz bir yürek aslında ana-baba… Ben babamın gönül gözünü, ölümünden yıllar sonra bile gözümün içinde hissediyorum. Anacığımın anıları henüz çok yeni…
Çok güzel analık, babalık yapılmış bir çocuğun tasviri bu unutmayın…
Ben de biliyorum her evde böyle değildir…
Siz yine de kıymetini bilin. Bir gün hiç beklemediğiniz bir yerde gidiyorlar. O an, dünyalar sizin olsa da kendinizi kimsesiz hissediyorsunuz. Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Ve söylenmemiş o kadar çok şey kalıyor ki…
Babalar Günü’nde bir “anı”ya sarılmak ne demek ben biliyorum.
Merhametli, sevgi dolu, yol gösteren, örnek olan, destek olan, kocaman yürekli, evladını varlığında kimsesiz bırakmayan ve yokluğunda bile gururlandıran babaların Babalar Günü kutlu olsun.
Babamın hep dediği gibi: “Sevildiğinizi bilin ulan sıpalar!” Eğer iki lafı bir araya getirip “seni seviyorum” diyemiyorlarsa, şanındandır babalığın. Siz söyleyin… Geç kalmadan.

(04-06-2025 Çarşamba)

AİDİYET
Aidiyet; el değmemiş bir hassasiyettir. El değince, örtüsü bozulur…
Ait olmanın tadının kaçtığı şeyler bunlar…
Bir gruba, bir dine, bir aileye, bir ülkeye, bir insana ait olmanın, onsuz kendi olamamanın acıları hep bunlar…
Özgürlüğün baş düşmanı, cehaletin başat düzenleyicisidir aidiyet.

– hangi dine mensupsun?
– hangi ülke/şehirdensin?
– hangi ırktansın?
– hangi takımı tutuyorsun?
– hangi siyasi görüştensin?

Gider bu böyle, insan kendi başına birey olamadığı sürece sürer… Var olmanın yanlış yere konuşlanmasıdır bünyede… Günümüzün asosyalleşen, birbirinden uzaklaşan ve soğuyan bireyinin kendini yaşamda hissetme yoludur belki de…
Aidiyet duygusunun ilk alıp götürdüğü şey rasyonalizmdir.

Gerçeği görmeyi kaybeder önce insan… Ait olduğunu zannettiği şey olmaya başlar… Ona uyumlanır, ona göre şekillenir. Dili, yaşamı o olur…
Uğrunda rezil olur, uğrunda cani olur, uğrunda katil olur, uğrunda boşa kürek sallar…
Özgürüm dediğin hayatının gizli öznesidir…
Ait olmamak özgür olmaktır.
Aidiyet kısa vadeli mutluluk, uzun vadeli kısıtlanmışlık, mutsuzluktur.
Yetinmektir, gençliği sömürmektir.
Rahattır, uyku haliyle yaşamaktır. Karanlık tünelin sonundaki ışığın gözleri rahatsız etmesidir.

Aidiyetin kökeninde meta olmak vardır, sahiplik vardır. Sahip, mülkü üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilir… Onu kendi için savaşa gönderir, ölüme gönderir…
Aidiyet neyi neden yaptığını göremediğin körlüktür.
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini bilmeden aslında bu duyguya çok doğru bakabilmek de mümkün değildir. (Maslow’un bu teorisi ile ilgili olarak hissiyatımı yazmadan geçemeyeceğim; aslında ters çevrilip kapitalist sistemin uygun yerine 10’luk duvar çivisi ile monte edilmesi gereken hiyerarşidir.)

Bir toplumu dize getirmek kolay değil, diz çök deyince çökmezler… Ama aidiyet duygusu insana, topluma çok şey yaptırabileceğin gizli bir silahtır… O sebeple sistem tarafından körüklenir, desteklenir ve yaşamın gerekliliği haline getirilir.
Ait hissettiğiniz şeye dikkat edin… Belki de kendi istediğimi yapıyorum sanıyorken birilerinin çıkarının kuklası olmuşsunuzdur.
Her türlü iktidar sizi ait kılmak ister… İster birey olsun, ister bir grup, ister devlet… Ait olun kendinizi önemli, harika hissedin pazarlamasıdır durum… Ticari, siyasi, dini ve kültürel her türlü pazarlama faaliyetinin istismarına davet çıkaran bir benlik tatminidir.
Sosyal bir varlık olan insanlığın; sosyo-kültürel, politik, ekonomik olarak en çok istismar edilen duyguların başında gelir aidiyet duygusu.
İnsanlığın bu zaafının, aynı zamanda en temel ihtiyaçlarından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor tüm söylediklerim. Sıkıntı da burada başlıyor.  En çok önemsediğimiz, üzerine titrediğimiz şeyler, en büyük zaafımızdır da aynı zamanda. En çok onlara karşı aidiyet hisseder ve en öldürücü darbeleri oradan alırız hep. Hayatın insanlığa attığı en büyük kazıklardan biridir bu çelişkiler barındıran duygu…

Cümle içinde kullanalım şimdi;
Benim AİDİYET duygum alındı bu günlerde…
Zaten sıkıntılı bir durumdu… Bana ait hissettiklerime karşı sahip olduğum, kendimi bir yere ait hissedemediğim ruh halim daha da depreşti…
Çünkü aidiyet hissedebileceğiniz şeyler ya da durumlar, size olumlu duygu ve düşünceleri yaşatan yerler ve kişiler olmalıdırlar… Bakıyorum… Bir daha bakıyorum…
Ülkemdeki şuursuz biat ve gidişata bakıyorum…
Yaşadığım şehrin sözde medeni, gerçekte ticari ve siyasi yaklaşımına bakıyorum…
Bildim bileli gidip oy verdiğim partiye bakıyorum…
İçinde olduğum gruplardaki hırs, ego ve öne geçme çabalarına bakıyorum…
Kalmış üç beş arkadaşın neler yapabildiğine bakıyorum…
Daha saymalı mı gerisini bilmem…
Ama gerisi size kalsın…
Ben bu çirkinliği, vatanına, şehrine, ailesine, dostuna düşmanlığı  “an la ya ma dı ğım” için kendimi bir yerlere ait hissetmiyorum…