
“Kalem, düşüncelerin kanatlarıdır ve onunla uçabilirsiniz.” – Helen Keller

ÇARŞAMBA YAZILARI
Hayatın tam içinden; kendimize, yaşadığımız ülkeye ve insana dair her şey…
Her Çarşamba, biraz iç dökme, biraz sorgulama, biraz da fark etme zamanı.
Gündelik akışın içinden süzülen bu yazılarda; bazen öfkeyle, bazen hüzünle, bazen ince bir tebessümle…
Ama en çok da kendimize yaklaşma cesaretiyle yola çıkıyoruz.
Kimi zaman bir sokak arasından geçen bakış, kimi zaman sosyal medyada karşılaştığımız bir “iyi niyetli” cümle; bir söz, bir davranış, bir sessizlik bile yazının kapısını aralayabiliyor.
Hayatın kırılgan ama dirençli tarafına dokunuyoruz.
Burada büyük cevaplar yok belki, ama samimi sorular var.
Kalpten gelen kelimelerle yüzleşiyor, iç sesimizi dinliyor, kendi karanlığımıza küçük bir mum yakıyoruz.
Çünkü her yazı, biraz da kendimize tutulmuş bir aynadır aslında. Ve bazen, sadece bir cümle bile hayata yeniden bakma gücü verir.
Ama en çok da kendimize yaklaşma cesaretiyle yola çıkıyoruz.
Beraber düşünmeye, hissetmeye ve hatırlamaya ne dersiniz?
Çünkü yazmak… iyileştirir.
H. Emine Akı
(20-08-2025 Çarşamba)
GİYİNMEK:
ÖZGÜRLÜK MÜ, TEŞHİR Mİ, KAPATMAK MI?
Toplum içinde yaşamanın en basit, en görünür kurallarından biri giyinmektir. Kıyafet, yalnızca bir kumaş parçası değil; aynı zamanda bir dil, bir sembol, bir mesajdır. Hepimiz biliriz: Düğüne pijamayla gidilmez, denize takım elbiseyle girilmez. Çünkü kıyafet, bir yandan kişisel tercih gibi görünse de, aslında sosyal hayatın ortak kurallarını da içinde taşır. Kıyafet, hem bireyin kimliğini ifade eder hem de çevresindeki insanlara bir tür kod verir; “ben buradayım, bunu temsil ediyorum” der. İşte bu yüzden “yerine göre giyinmek” dediğimiz şey, özgürlüğü kısıtlayan değil, onu olgunlaştıran, saygı sınırlarını koruyan bir yaklaşımdır.
Bir elbise, yalnızca kumaşın biçimi değildir; tarih boyunca sosyal statüyü, kültürel normları, hatta politik mesajları taşımıştır. Bugün modern dünyada bu kodlar bazen belirsizleşmiş gibi görünse de, farkında olalım ya da olmayalım, kıyafetimizle sürekli bir iletişim içindeyiz. İnsanlar, bilinçli veya bilinçsiz, sizin hangi mekâna, hangi sosyal düzeye ait olduğunuzu, hangi ritüellere saygı gösterip göstermediğinizi kıyafetten çıkarır. Dolayısıyla “yerine göre giyinmek”, sadece dışa hitap etmek değil, aynı zamanda toplumsal farkındalık ve empati göstergesidir; bireyin özgürlüğünü olgun bir şekilde kullanmasıdır.
Ne var ki günümüzde bu ölçü kaybolmuş durumda. Sokakta sütyenle yürüyenler, “şort mu yoksa mendil mi” diye düşündüren kıyafetler, neredeyse elbiseden çok tenin sergilendiği kombinler… Bu görüntüler kimileri için “cesaret” ve “özgürlük” göstergesi. Ama burada kritik bir soru var: Özgürlük gerçekten bu mu?
Gerçek özgürlük, sadece istediğini gösterebilmek değil; aynı zamanda istemediğini saklayabilmektir. Yani sınırları çizmek, kendi mahremiyetini koruyabilmek de özgürlüğün bir parçasıdır. Eğer “her şey görünür olmak zorunda” hale geliyorsa, bu özgürlük değil, başka bir zorunluluktur. Ve çoğu zaman bu zorunluluğun kaynağı da bireyin kendi seçimi değil, kapitalizmin moda ve tüketim dayatmalarıdır.
Biraz ironik bir örnekle bakalım: Kadın sokakta sütyenle ya da çok açık giyinerek gezdiğinde “cesur, modern, özgür” deniyor. Peki aynı cesareti bir erkek gösterse, yani slip mayosuyla markete girse? O an özgürlük olmaktan çıkıp “en masum haliyle ayıp, muhtemelen teşhircilik hatta taciz” olarak etiketleniyor. Demek ki toplumun özgürlük tanımı eşit değil.
Hangi beden pazarlamaya daha uygun görülüyorsa, özgürlük algısı da onun üzerinden şekilleniyor. Kadının bedenini sergilemesi alkış alırken, erkeğin aynı şeyi yapması linç kültürünü tetikliyor.
Bu durumun altını biraz daha kazırsak, aslında mesele “özgürlük” değil, “vitrin.” Moda endüstrisi yıllardır “kadının açılması = modernlik, özgürlük” formülünü pompalıyor. Bu sayede beden bir tüketim nesnesine dönüşüyor. Ama erkek devreye girince vitrin olmaktan çok “rahatsızlık” yaratıyor. Çünkü pazarın istediği vitrin, kadın bedeni. Bu yüzden de kadın bedeninin sergilenmesi çoğu zaman “özgürlük” olarak paketleniyor, erkeğinki ise “uygunsuzluk.” Her ne kadar son yıllarda erkek bedeni de belirgin bir şekilde pazara sunuluyorsa da, bu henüz erkeğin magazindeki, sosyal medyadaki ve film, dizi sektöründeki pazarlamasından öteye sokağa çok yansımıyor… Yani adaleli diye kimse ana caddede üstü çıplak yürümüyor… Ama silikonlu bir meme ve sıkı bir popo kadına bunu sokakta da sergileme hakkı veriyor gibi…
Ve bunu yanlış bulmak adeta kişisel özgürlüğe saldırı olarak algılanıyor.
Sokakta kadına, genç kıza giyiminden dolayı saldırıyı hoş görmek elbette mümkün değil. Ama bazen kabul edelim ses etmesek de “yuh artık” dediğimiz görüntülerle karşılaştığımız, müdahale etmesek de içimizden şaşkınlıkla bakakaldığımız oluyor… Hele de daha reşit olmamış küçücük kız çocuklarının bedenleri üzerinde ise… Belki de bu noktada kırsalda çocuk yaşta ergen kabul edilen kız çocuğu ile şehirde çocuk yaşta kadın gibi giyinip davranmanın aslında “aynı noktada” hatalı olduğunu anlamak gerekiyor. Yani konu kadın bedeni açısından çok derindir.
Özgürlük, cinsiyete göre değişen bir kavram olamaz. Eğer özgürlük gerçekten herkes için eşit bir haksa, o zaman aynı ölçü kadın için de erkek için de geçerli olmalı. Ama biz biliyoruz ki işler öyle yürümüyor. Ve tam da bu yüzden, teşhirin özgürlükle karıştırıldığı bu tablo, aslında bir çifte standardın aynası.
Gelelim benim için daha spesifik bir konuya. Tangoya…
Hazır elim değmişken biraz da oradan tepki alayım diyorum. Zira çok gözlemlediğim bir ortam. Tangonun özünde iki bedenin uyumu, iki kalbin aynı ritimde atışı vardır. Ama günümüzde pistlerde gördüğümüz manzara çoğu zaman bundan çok farklı: Kadının bedeni neredeyse başlı başına bir “gösteri nesnesi”ne dönüşüyor gibi görünüyor. Dansın zarafetinden çok, yırtmacın ne kadar açıldığı, eteğin ne kadar kısa olduğu, sırtın ne kadar çıplak bırakıldığı konuşulur hale geldi desem yanlış olmaz. Son dönem sahne şovlarında artık adımdan çok kadın partnerin poposuna bakıyormuşuz gibi geliyor. Çünkü açık oluyor… Gerçekten açık oluyor. String iç çamaşırı üzerine şeffaf etek, file elbise takdir edersiniz ki bana gösteride kadın bedeninin pazarlanmadı gibi geliyor.
Bir noktadan sonra bu, tango değil, revüye benzemeye başlıyor. Stage Tango teatral bir şovdur. Revü ise bambaşka bir sektörün parçasıdır. Tango adeta zarafetten revüye bir dönüşüm yaşıyor. Kadın bedeni “revü kızı” gibi sahnede sergileniyor; kıyafet, bedenin ne kadarını örttüğünden çok ne kadarını açığa çıkardığıyla ölçülüyor. Oysa tango, gösterişli bir teşhir değil, duygu ve iletişimin dansıdır. Bedenin çıplaklığı değil, ruhun çıplaklığıdır tango.
İşin ironisi şu ki, bu sahne algısı kadını özgürleştirmiyor; aksine, başka bir kalıba sokuyor. “Ne kadar açılırsan o kadar etkileyicisin” deniyor. Yani özgürlük, bir kez daha teşhire indirgeniyor. Böylece tango, özünden kopup bir görsel pazarlamaya dönüşüyor.
Sahnedeki gösterilere bakın: Erkek hala klasik, standart giysisini koruyor; ceket, gömlek, pantolon… Kadın ise artık bazen neredeyse çıplak bir revü kızı gibi sahneye “sürülüyor”. Çıkıyor dememeyi özellikle seçtiğimi vurgulamak istiyorum. “Yani erkeğin bedenine dokunulmazken, kadının bedeni “dansın görselliği” adı altında vitrine çıkarılıyor. Böylece kadın, yalnızca kendi bedenini taşımıyor; erkeğin elinde, erkeğin yanında, erkeğin yönettiği adımlar içinde bir çıplak enstrümana dönüşüyor. Bakışların odağına dönüşüyor.
Tangonun büyüsü, iki ruhun uyumunda saklıyken; vitrine konan kadın bedeni oluyor, erkek ise korunaklı kalıyor.
Asıl sorulması gereken soru şu: Aynı sahnede, aynı gösteride neden erkeğin bedeni aynı oranda açılmıyor, teşhir edilmiyor?
Cevap basit: Çünkü kadının bedeni metalaştırılıyor, “seyirci çekme taktiği” olarak görülüyor. İşte bu eşitsizlik, bizi tango sahnesinden gündelik hayata kadar uzanan daha büyük bir çarpıklıkla yüzleştiriyor.
Elbette kimsenin kıyafetine karışmak doğru değil; özgürlük buna müdahale etmemeyi gerektiriyor. Ama aynı zamanda toplumsal alan karşılıklı korunmalıdır değil mi? Üstelik sosyal yaşam yalnızca yetişkinlerden ibaret değil; çocuklar da bizimle aynı sokakta, aynı parkta, aynı restoranda yaşıyor. Yanımızda tuttuğumuz küçük ellerin gözünden baktığımızda, bazı manzaralar ister istemez fazla geliyor. Çünkü çocuk, henüz ölçüyü ve sınırı ayırt edemezken, ona bırakılan görsel miras aslında toplumsal sorumluluğumuzun da bir parçası. Özgürlük, başkasının gözünü mecburi tanıklığa zorlamamakla da ilgilidir.
Moda, sokak giyimi, sahne gösterileri derken özgürlük ve teşhir tartışmalarının ortasında, dini giyim anlayışı bambaşka bir çizgide duruyor. Burada mesele artık “görünürlük” veya “cesaret” değil; mahremiyet, ahlak ve toplumsal düzenin korunması giysi üzerinden esas alınıyor. Bu sefer zıt uçta bir diretme yine kadın bedenine uygulanıyor. Kadın ve erkeğin giyim kuralları ayrılıyor ve genellikle kadın daha fazla örtünmekle yükümlü hale geliyor. Bu da özgürlük alanını bireyin tercihine bırakmak yerine, toplumsal ve manevi bir sorumluluk olarak belirlenmesini doğuruyor.
Dini çerçevede giyim, bedenin sergilenmesinden çok korunması ve ölçülü olması üzerine kuruludur. Yani özgürlük, burada teşhir değil; sorumluluk ve denge ile ölçülür. Bu anlayış modern moda ve sokak giyimiyle çakıştığında ise, kadın üzerinde hem toplumsal hem manevi baskı oluşabiliyor. Özgürlük ile sorumluluk arasındaki bu ince çizgi, hem bireyin kendi tercihini hem de toplumun gözü önünde yaşadığı deneyimi şekillendiriyor. Görünen o ki yine giyimi üzerinden yönlendirilen kadın bedeni oluyor.
Burada “dini giyim” görüntüsü altında pazarlanan “dinin” hiçbir ölçüsüne uymayan, dini yaklaşımın getirmesi gereken sadeleşmeyi tamamen yok sayan kadını başörtüsü dışında inanılmaz kıyafetler, makyajlar ile bambaşka bir pazara çıkarmaktan bahsetmezsem olmayacak. Dini hiçbir yaklaşımda mantıki yeri olamayacak adeta açıklıktan daha beter bir görüntünün dayatıldığı bir kesimde var diyebiliriz sanıyorum.
Görünen o ki konu çok yönlü, çok kapsamlı ve özgürlük sandığımız şey belki de sadece yeni bir zincirden ibarettir. Moda endüstrisinin parlatıp önümüze koyduğu bir “cesaret” etiketi ya da dinin önümüze koyduğu giyim üzerinden ahlak ve namus kavramı aynı ölçüde, zıt kutuplarda aynı nokta da kadın bedenine yönelik bir yaptırım gibi görünüyor. Bu aslında sadece bir vitrin düzenlemesi olabilir.
Asıl mesele şudur: Özgürlük, istediğini açmakla ya da kapatmakla değil. Bir şey yapmak zorunda kalmadığında da kendini güçlü hissedebilmekle ölçülür. Eğer ölçüyü kaybedersek, ortada özgürlük değil, sadece teşhirin ve kadını örtmenin pazarına teslim olmuş bedenler kalır.
“Kadının özgürlüğü, bedenini bir pazarlık aracı gibi kullanmamasında saklıdır. Ne teşhirin ne de örtünmenin malzemesi olmadan, yalnızca kendi varoluşuyla değerli olduğunu bildiğinde gerçek özgürlük doğar. Çünkü kadının bedeni değil, iradesi konuştuğunda toplum da insanlık da bir adım ileriye gider.” Kadın, bedenini kullanmak zorunda kalmadığında, ona sahip çıkma mücadelesi vermek zorunda bırakılmadığında, işte o zaman gerçekten özgürdür.
EZ CÜMLE; “KADININ BEDENİ NE MALDIR NE DE MABET; SADECE ONA AİTTİR.”
(13-08-2025 Çarşamba)
GÜÇ ZEHİRLENMESİ
Güç… İnsanlık tarihi boyunca en parlak mücevher gibi parlayan, ama en zehirli yılan gibi sokan şey.
İlk yudumu bal gibi tatlıdır. Size “Sen artık önemli birisin” fısıldar.
İkinci yudumda, kendi sesinizi daha gür duyarsınız.
Üçüncüde ise başkalarının sesini duyamaz olursunuz. O noktada, içinizdeki küçücük taht kurulur ve siz fark etmeseniz de taç kafanıza oturur.
Güç dediğimiz şey, birçoğumuzun zannettiği gibi sadece devlet başkanlarının ya da milyar dolarlık patronların tekelinde değildir. Bir dernek yönetiminde başkanlık yapmak, bir sahnede mikrofonu eline almak, hatta bir dans pistinde “hoca” diye anılmak bile yeterlidir.
Gücün boyutu değil, insanın ona nasıl davrandığıdır asıl mesele.
Psikoloji kitaplarında “power intoxication” diye geçen bir durum var: güç zehirlenmesi.
Beyinde dopamin üretimini artırır, insana “kontrol” ve “haklılık” duygusunu pompalayan hormonlarla oynar.
Ve bir noktadan sonra, insanın kendi egosunu “normal” kabul etmesine neden olur.
Tıpkı alkol gibi: Başta hafif bir rahatlama, sonra özgüven patlaması… en sonunda ise çirkinleşen davranışlar.
Siyasette Güç
Siyaset sahnesi, güç zehirlenmesinin en parlak laboratuvarıdır. Bir koltuğa oturan, sadece yer değiştirmiş olmaz; aynı zamanda bir yükseklik kazanır. O yükseklik, bakış açısını da değiştirir. Yerden bakarken gördüğünüz halk, yukarıdan bakınca daha küçük görünür. Ve maalesef, küçük görüneni ciddiye almak da zorlaşır.
İlk başta “halkın içinden biri” olarak yola çıkan nice siyasetçi, zamanla halkla fotoğraf çektirmek için özel günleri bekler hale gelir. Bir dönem “eşitlik” diye bağıran kişi, bir süre sonra kendi makam odasının kapısına “Randevusuz girilmez” tabelası asar. İşte güç zehirlenmesi böyle başlar: İnsan kendini hâlâ aynı kişi sanır, ama davranışları başka bir şeye dönüşür.
Üstelik bu dönüşüm hep sert bir şekilde değil, yumuşak ve fark edilmez adımlarla olur.
Örneğin, bir siyasetçi için “halkın menfaati” cümlesi, aslında kendi kararlarının sorgulanmaması anlamına gelebilir. Bir noktadan sonra “Ben ne dersem o olur” tavrı, kamu yararı maskesiyle sunulur.
Derneklerde Güç
Siyaset uzak diyorsanız, gelin daha tanıdık bir sahneye geçelim: Dernek Yöneticiliği. Burada işler daha küçük ölçekte, ama aynı kimyayla döner. Başkan seçildiğinde önce biraz utanır, “Ben de sizden biriyim” der… Ama görev dağıtımı yaptığı gün, artık başka biridir: Bazı ekip arkadaşları ise kraldan çok kralcı olur. Kendilerine düşen “yetki”yi altın bir taç gibi takarlar. Hatta öyle ki, başkan sizsiniz ama onlar daha fazla güç zehirlenmesi yaşarlar. Bir bakarsınız, çay servisini ayarlamakla görevlendirilen kişi, kimin hangi bardaktan çay içmesi gerektiğine karar veriyor. Bir etkinlik sorumlusu, etkinliğin organizatörü değil, patronu gibi davranıyor. Başka bir görevin sorumlusu, dernek adına yazdığı duyurulara kendi imzasını atmaya başlıyor.
Bir süre sonra dernek, tek bir başkanın değil, küçük küçük tahtların savaşıyla yönetilir hale geliyor. Kimin hangi sandalyeye oturacağı bile güç göstergesine dönüşüyor. Ve dayanışma ruhu yerini şu cümlelere bırakır:
— “O işi ben yapacaktım, neden ona verdiniz?”
— “Benim haberim olmadan nasıl karar alırsınız?”
— “Başkan kim, sen mi ben mi?”
O noktada dernek artık gönüllülerin buluşma yeri değil, minyatür bir Game of Thrones sahnesidir.
Tango Pisti ve Güç
Gelelim zarif görünümlü ama güç ilişkilerinin en görünmez olduğu alana: Tango Dünyası. Dışarıdan bakanlar, tango öğretmenlerini sahnede, estetik hareketler yaparken görür. Ama o pürüzsüz adımların arkasında, ciddi bir güç dengesi vardır. Bir tango eğitmeni, pistte ve sınıfta doğal olarak liderdir. Ama bazıları için bu liderlik, sadece ders sırasında değil, sosyal hayatta da devam etmelidir. Öğrencilerinin kiminle dans edeceğinden, hangi milongaya gitmesi gerektiğine kadar “öneriler” gelir…
Ve bu öneriler, zamanla “talimat” halini alabilir.
İşte burada güç zehirlenmesi, zarif bir maskeyle çıkar sahneye:
“Ben senin iyiliğin için söylüyorum.”
Bu cümle, çoğu zaman kontrol etme arzusunun şekerle kaplanmış hâlidir.
Dans, özgürlükten çok, aidiyet ve sadakat sınavına dönüşebilir. Lord of Rings sahnesine dönüşür pistler…
Gücün Küçük Hâlleri
Güç zehirlenmesi illa devasa sahnelerde olmaz. Bir WhatsApp grubunun yöneticisi olup, istediği kişiyi ekleyip çıkarabilmek de insana küçük bir krallık duygusu verebilir. Bir apartman toplantısında sözünü keseni susturabilmek de aynı damarı besler. Hatta sosyal medyada 10 bin takipçisi olan birinin, yorumları istediği gibi filtrelemesi bile bu kategoriye girer.
Sorun, gücün kendisinde değil; gücü kullanma biçimindedir.
Gücü elde eden kişi, kendisini eleştirecek aynaları ortadan kaldırırsa, bir süre sonra kendi yansımasına âşık olur.
Ve bu noktadan sonra, güç artık zehir değil, bağımlılık yapar.
Panzehir
Peki, bu zehrin panzehiri nedir? Öncelikle, şeffaflık. Yani yaptığınız işin görünür ve hesap verebilir olması.
İkincisi, özeleştiri. Kendi kendinize “Acaba yanlış mı yapıyorum?” sorusunu sorabilmek.
Ve üçüncüsü, gönüllü olarak geri adım atabilmek. Çünkü gerçek liderlik, yerini zamanı gelince başkasına bırakabilmektir.
Güç, elinde tutanın kişiliğini büyüten bir büyüteçtir.
İyi niyetli, alçakgönüllü biriyseniz, bu büyüteç iyiliğinizi de büyütür.
Ama kibirliyseniz, kibiriniz devleşir. İşte bu yüzden, elimize aldığımız her yetki, aslında bir karakter testidir. Ve unutmamak gerekir ki, hiçbir koltuk, sahne ya da pist sonsuza dek bizim değildir.
Ama geride bırakacağımız şey, o gücü nasıl kullandığımızın hikâyesi olacaktır.
Sonuçta güç, ister koltukta, ister sahnede, ister küçük bir dernek odasında olsun, herkesi sınar. Kim bilir, belki küçük tahtlardan biri bir gün düşer ve herkes kendine gelir. Belki de gelmez. Ama bir gerçek var: Kendi egonuzun küçük bir şaka olduğunu fark edebildiğiniz an, güç artık sizi zehirlemez, sadece size ders verir.

(06-08-2025 Çarşamba)
“CANIM DOSTUM, BIÇAĞIN NEREDE?”
“EN YAKIN ARKADAŞIN MI? HEMEN ARKANI DÖN…”
Öncelikle bu yazı ile şahsi olarak laf ettiğim bir kadın insan yoktur. Geçmişimde kadınlara dair sağlam hikayeler var elbette. Ancak an itibarıyla zor ve iyi günlerde yanımda olanların kıymetini bilip, gayrısını çok hayatıma dahil etmiyorum. Kadına kadın dostluğu anası, kız kardeşi fark etmez çok iyi gelir. Yani gerçekten de “Kadın kadının yurdudur.”
Yani… öyle derlerdi bir zamanlar. Sonra o yurda el koydular. Kimi adına dostluk dedi, kimisi “biz kardeş gibiyiz” diye yeminler etti.
Ama arka sokaklarında çok başka şeyler döndü bu ilişkilerin. Zaman değişti diyelim. İnsanlar bencilleşti, e biraz da adap edep pek geçerli akçe değil artık.
“En yakın arkadaş” dediğin kişi genelde şudur: En mahremini bilendir. En zayıf anını gören. Yani güvendiğin yerdir, inandığın yerdir. Savunmaya gerek duymadığın andır. Geçmişimde kalmış iki dostum var. Şu an görüşmesek de olur a okurlar bilsinler ki hala sırları sırrımdır. Onlar da beni hiç sırtımdan vurmamışlardır. Zor zamanlar tahammüleri, sevgiyi tüketmiştir. Yollar ayrılmıştır. Ama arada hiçbir hainlik, kötülük yoktur. Yani demem o ki… Ben dost kim bilirim. Yol ayrılsa da, dost kalandır. Yani onlara hakkım helaldir.
Ama burada bahsi geçen ben anlattığım koynunda beslediğin yılanlardır. Senin her hangi bir açığını, zayıflığını yeri geldiğinde bir kart gibi masaya sürendir. Bile isteye canını yakandır.
Başarılısındır, bir ödül alırsın diyelim. İlk kutlayan odur. Ama sonra başka bir arkadaşına dönüp şöyle der: “Ya o kadar da abartacak bir şey yok. Neden aldığı belli zaten.” Sen gülüşüne bakarsın, o arkandan gülüşünün sebebini yok etmeye çalışır. Ama ben, benim hainlerimin hakkını yemeyeyim. Zamanında bir ödül alırken arkadaşım sandığım ondan fazla kadının alkışlamadan öfkeyle bana baktığını görmüşlüğü var gözlerimin… Üstelik de hepsine emeğim vardır. Hiç unutmadım o anı… Bir gün yeri gelir elbet… Ben severim geri ödemeyi…
Dönelim konuya şu yakın kadın arkadaşın kötüsü gerçekten büyük sıkıntıdır. Yeni bir işe girersin, tebrik eder. İçinden şöyle der: “Ben ondan daha iyiyim, nasıl önce o girdi bu pozisyona?” İşte o an, kıskançlığın rengi bellidir.
Ten renginden değil, sen renginden rahatsızdır karşındaki abla…
Senin ışığın, onun karanlıklarını aydınlatmıştır ve bu hiç hoşuna gitmemiştir.
Belki güzelsindir ya da sadece kendini olduğun gibi seviyorsundur. Ama o, bunu kibir gibi algılar. Çünkü onun aynası bu özgüveni kaldıramaz. Kendini değersiz hisseden biri, yanındaki kadının kendini değerli hissetmesine tahammül edemez. O yüzden dostluk maskesiyle, seni içten içe yok etmeye çalışır. Ama bunu öyle bir ustalıkla yapar ki, sen kendini suçlu sanırsın. “Çok güzel olmuşsun, yani kalçan büyük ama valla sana çok yakışıyor bu etek modeli” Samimi söyleyin kaç kadın yaptı bunu size… “Ay çok güzel olmuş saçların ama arkasında ton farkı var sanki” ya da “benim arkadaşım bir tanedir, çok beceriklidir. Bir kendine faydası olmaz”… tanıdık geldi mi?
Çünkü manipülasyon bazen “Ben senin iyiliğini istiyorum” cümlesiyle başlar.
Kıskanır. Kıyafetini, sevgilini, başarını, hatta üzüntünü bile. Çünkü senin her şeyin daha “anlamlı” gelir ona. Sen ağlayınca derin gözükürsün, o ağlayınca ‘komik’ hisseder. Kendi acısına bile senin kadar sahip çıkamadığı için seni kıskanır.
Yoldaş olursun başta. Ama yol uzadıkça, o hep bir adım öne geçmek ister. Elini tutar ama seni yavaşlatır. Senin yolculuğunu kendine ayna yapar. Ve o aynada kendi eksiklerini gördükçe, seni kırmak ister.
Sırtından bıçaklamaz aslında. Daha zekice oynar. Seni alkışlar. Ama o alkış, sahnede yükseldiğini değil, düşmeni beklediği zirveyi simgeler. “Ben onun yerinde olsam…” diye başlayan cümleler kurar içinden. Ama hiçbir zaman senin yerinde olmak için senin acılarını taşımaz. Sadece sonuçları kıskanır, süreçleri görmez.
Arada seni sever gibi yapar. Kucaklar. Ama kucaklamanın içinde bir ‘ölçüm’ vardır. Boyunu mu uzatmışsın, kilo mu vermişsin, saçın mı değişmiş, yeni çanta mı almışsın… Her şey dikkatle kaydedilir. Çünkü en yakın arkadaş, bazen senin istatistikçindir. Senin üzerinden kendi yetersizliğini hesap eder.
Sonra bir gün… Sırtında tanıdık bir ağrıyla uyanırsın. Ama bu sefer fiziksel değil, duygusaldır. Bir şey olmuştur ama tam ne olduğunu çıkaramazsın. Geriye dönüp baktığında, her gülüşün altına yerleştirilmiş küçük bir bıçak görürsün.
Minik saplamalar, küçümsemeler, pasif agresif suskunluklar… Hepsi birikir. Ve sen o ağırlığın adını koyamazsın: “Kıskanılmak.” mı? O kadar saçma gelir ki bu sana… Anlayamazsın bu duyguyu.
En acı olan da şudur: Bir kadın seni sevmediğinde, bunu pek açık etmez.
Ama seni sevip, sonra senden rahatsız olmaya başlamış bir kadın… O çok tehlikelidir. Çünkü seni tanır. Bütün düğmelerini bilir. Ve nerene bastığında çözüleceğini de çok iyi bilir.
Bu sebeple insan… önce anlayamaz. Sonra anlamak istemez. En sonunda da anladığı için kendine kızar.
Çünkü bir dostun ihaneti, düşmanın kötülüğünden daha çok sarsar.
Bir yabancıdan zarar gördüğünde “zaten kimdi ki?” dersin, geçer. Ama yakın birinden geldiğinde… kendine sorarsın:
“Ben neyi fark etmedim?”
“Ben neden bu kadar güvendim?”
“Ben nasıl bu kadar kör oldum?”
Ve insan, böyle bir durumda en çok kendine öfkelenir. Çünkü karşıdakini affetmek kolaydır aslında. Ama kendini affetmek, işte o en zor olanıdır.
Böyle bir ihanetle karşılaşınca insan… Güvensizleşir. Artık kimseye tam olarak açılmaz. Espriye gülmeden önce analiz eder. “Acaba iğne mi var içinde?” der. Samimiyete temkinle yaklaşır. Kalbinin kapısına kartlı geçiş sistemi kurar. Eskiden her gelenin oturduğu o kalbe; şimdi randevu sistemiyle bile zor girilir.
Yalnız hisseder.
Kalabalıklar içindeyken bile “beni gerçekten kim tanıyor?” diye düşünür. En sevdiği anılar bile gölgelenmiştir artık. Çünkü o güzel kahkahalarda, sonradan saplanan bıçağın izi vardır. Geçmiş bile artık “gerçek değilmiş” gibi gelir.
Değersiz hisseder.
O seni nereden kırdıysa, sen tam da oradan kuşku duymaya başlarsın. Güzelsen, güzelliğini sorgularsın. Başarılıysan, hak ettiğini… Seviliyorsan, sevilmeye layık olup olmadığını.
Ve en kötüsü: Parçalanmış hissedersin.
Çünkü dostluk dediğin şey, ruhuna yapışan bir bağdır. Ve o bağ kırıldığında, geriye “kime güvenebilirim ki artık?” boşluğu kalır. Bir süre kimseye anlatamazsın. Çünkü insanlar dışardan bakınca “abartıyorsun” der.
Halbuki sen eksiliyorsundur.
Hem de bir zamanlar seni “tamamlayan” biri tarafından.
Ama sonra zaman geçer. O bıçak yarası önce zonklar. Sonra kabuk tutar. En sonunda ise iz bırakır ama artık acıtmaz.
Sadece hatırlatır:
“Sen orada büyüdün.”
O ihanette, o kıskançlıkta, o kırgınlıkta… büyüdün.
Ve insan, bu yüzden… bir daha aynı şekilde güvenemez.
Ama bir daha aynı şekilde de incinmez.
Çünkü o eski saflık, artık yerini sezgiye bırakmıştır.
O yüzden bir daha biri “canım dostum” dediğinde… Gülümser ama içinden şöyle der:“Umarım bu sefer sırtımı dönmek zorunda kalmam.”
Sonuç mu?
Bazen arkanı kollayan biri yoksa, arkana bakmamak en iyisidir. Çünkü kadın kadına her zaman dost olmaz. Bazısı, sadece senin kadar olamadığı için seni yok sayar. Ve en çok da “biz birbirimizi kıskanmayız” diyenlerden korkmak gerekir.
Çünkü hainliğin en zehirlisi, dostlukla kamufle edilmiş olanıdır.

(30-07-2025 Çarşamba)
SADELEŞ, SESSİZLEŞ, SAMİMİLEŞ

(22-07-2025 Çarşamba)
YÜZÜNE GÜLÜP ARKANDAN KONUŞAN İNSANLAR
“Bazı insanlar hayatına seni değil, sadece maskeni alır. Gerçeğini görseler gözlerinin içine bile bakamazlar.”
Gülüşler samimi değildir artık.
Bazı insanlar vardır, seni her gördüğünde öyle içten gülümser ki, sanırsın seni senden fazla sever. Oysa o sırada kafasından geçen tek şey, birazdan senin hakkında kuracağı cümlenin giriş paragrafıdır. “Ay çok tatlısın yaaa!” diyen dudakların arasında dolaşan yılanlar, fırsat kolluyordur. Bunu ilk fark ettiğinde miden bir tuhaf olur. Bir his yerleşir içine: bir yabancılık, bir soğukluk, bir “burada yanlış bir şey var” hissi. Ama sonra kendine kızarsın: “Abartıyorum.” dersin, “Kesin ben yanlış anlamışımdır.” Dersin. Ve işte o an kaybedersin; çünkü içgüdüler yalan söylemez ama nezaket bazen gereğinden fazla sessizdir.
Neden yüzüne gülüp arkandan konuşurlar?
Çünkü gerçek yüzleri, senin gözlerinin baktığı yerde duramaz. Kendilerini küçük hissederler senin yanında, seni kıskanırlar ama bunu asla kabul etmezler. Kendi yetersizliklerini örtmenin en kolay yolu, seni kendi gözlerinde küçültmektir. O yüzden seni aşağı çekmeye çalışırlar, gıyabında seni dillerine dolamaları bundandır. Aslında çoğu zaman sana değil, sende olanlara düşmandırlar: duruşuna, samimiyetine, dostluk anlayışına, sendeki sağlam sese… Onlar seninle aynı aynaya bakamaz, çünkü yansımalarında kendi eksikliklerini görürler.
Dedikodu yaparken yakalanınca ne olur?
Komik şeyler olur. Hani derler ya, “İnsan utanmasa her şeyi yapar” diye… İşte bazıları, yakalanınca da utanmaz. O an suratlarına yayılan o mahcubiyet maskesi, 3 saniye içinde “Ama ben onu kötü bir niyetle söylemedim” repliğine evrilir. Klasik savunma mekanizmaları devreye girer: “Yani ben sadece senin iyiliğin için söyledim”, “Onun da kendini düzeltmesi lazım zaten.”, “Sana olan sevgimden söyledim.” Daha bir sürü utanmaz, arsız ve şımarık cümle sayabilirim. Dikkat edin bunları söylerken omuz silkerler, gözlerini kaçırırlar. Zayıf karakterleri utanmazdır ama utanmaları gerektiğini de bilirler aslında.
Bir de şu cümle vardır ya hani, çürük meyvenin en cafcaflı kılıfı:
“Ben yüzüne de söylerim.”
Ama hiçbir zaman yüzüne söylemez. Çünkü mesele “söylemek” değil, mesele “arkandan konuşabilmekteki rahatlıktır.” Yani orada sen yoksun ya, işte orada kimlik değiştirmek kolaydır.
Sen de yapıyor musun bazen?
Şimdi gel, dürüst olalım. Hepimiz zaman zaman biri hakkında yorum yaptık, içerledik, kırıldık, konuştuk. Ama aradaki fark şu: “Senin iyiliğin için” gibi cümlelerin arkasına saklanmadık. Belki öfkemizi bastıramadık, belki üzüldük, ama arkadan konuşmakla yüzüne gülüp sahte sevgi gösterisinde bulunmak aynı şey değildir. Zaten fark da burada başlar: biri doğal bir duygunun dışavurumu, diğeri karakterin içinde saklı hastalıklı bir yapının dışavurumudur. Yani öfkeli bir aslanla, sinsi bir yılanı aynı kefede tartmamakta fayda vardır.
Dedikodu yapan bir insanla, seni adeta “duygusal zehirleme” metoduyla tüketen biri aynı kategoriye giremez. Biri insani, diğeri manipülatiftir. İşin ilginç yanı manipülatif insanlar genel olarak topluluklar içinde çok kolay yer edinir, ikna edebilecekleri, kendileri yerine hedeflerine saldıracak uşaklarını çok kolay bulurlar. Kendilerinden daha zayıf bir karakter gördüklerinde önce onu ele geçirir ve kullanırlar.
Peki bu insanlarla nasıl baş edilir?
Güzel soru. Önce bir iç çekiyoruz…
Sonra cevaplıyoruz: Hiçbir şey yapmadan da baş edebilirsin. Onları tanıman, yeter. Maskelerini gördüğünde, sahte tebessümleri çözdüğünde, duvarlarını ördüğünde ve içini sadece gerçek dostlarına açtığında zaten sen kazanırsın.
Bazen en büyük tepki susmak, en güzel cevap mesafe, en net duruş sessizliktir.
Ve evet, bazen kötü bir insan gibi görünme pahasına da olsa, “Ben seninle görüşmek istemiyorum” “Ben seni samimi bulmuyorum” “Ben sana güvenmiyorum” diyebilme hakkın vardır. Ve demelisindir. Bunu dediğinde sana bir tepki alamayacaksındır. Çünkü en mağdur haliyle incinir ve kendisi değil manipüle ettiği yardakçıları sana tepki verir.
Yine de susmalı ve gülüp geçmelisin. Çünkü senin zamanın değerli. Ruhun kıymetli. Kalbin kırılgan. Bunu korumak zorundasın.
Yüzüne gülüp arkandan konuşan birine dair içinden geçen o gerçek cümle nedir? Bir düşün istersen…
Ve farkına var bu insanların zaten gerçek arkadaşları olmaz. Çünkü herkesi harcamak konusunda bir beis duymazlar. Sen aslında sadece onun oyununda farkında bile olmadan bir figür olmuşsundur.
Bu tarz insanları sırtından attığında sahne senindir. Sessizce çekilirsin ama sana oynattığını sandığı rolü ona her daim hatırlatacak kadar iz bırakırsın. Merak etme bu insanlar takip ederler.
Kötülük eden kadar kötülükten korkan var mıdır?
Hayat adil değildir belki ama dengelidir.
Zamana bırakırsan o, herkesi kullandığını sanırken, aslında onu kullanan daha büyük yılanlar onu sırtlarından atarlar. Çünkü yılan dediğin, derisini yeniler. Eskiyi üzerinde taşımaz. Onlar için “arkadan konuşan” sadece geçici bir oyuncudur. Günü geldiğinde atılır. Ve işin ironisi şudur: En çok dedikodu yapanlar, en hızlı unutulanlardır. Çünkü her dedikodu yeni bir dedikoduya kurban olur.
Sen haklıysan emin ol, sana zarar veren biri gider, yerine seni anlayan biri gelir. Gerçek dostlar, arkandan senin için dua eder. Gerçek dostlar, yokluğunda bile seni savunur. Gerçek dostlar, gülüşünü görmeden sesindeki tınıdan ruh halini anlar.
Son Söz:
Her arkadan konuşma, bir güvenin mezar taşıdır.
Ve her yüze gülücüklü ihanet, insanın içindeki çocuğu biraz daha büyütür.
O yüzden… Sahte gülüşlere değil, gerçek dostluklara yatırım yap.
Ve unutma:
“Senin hakkında konuşanlar, senin kadar cesur olamayanlardır.”

(16-07-2025 Çarşamba)
UTANMAK…
Belki de Unuttuysak Utanmayı!
Gün başlamadan bir “anafikir” bulmuştum ölüme… Yok, pardon “günüme”…
Konu buydu sanırım… Utanabiliyor musunuz? Utanmak… Yüreğin kekelemesi hali… Utanma insanın kendini “emin” bir yere koyamama hali gibi.
Bazen gururunun ve dürüstlük duygusunun her an farkında olan biri, kendi standartlarının uzağına düşen bir durumda kaldığını görünce yüzü kızarır… Bir pot kırmanın verdiği utanç olabildiği gibi kimsenin fark etmediği bir yanlışından utanabilir insan… Yaptığı bir aptallıktan, aklına gelen düşüncelerden ya da başkalarının davranışlarının yerine utanabilir insan… Hatta bazen öyle bir utanır ki yıllar boyunca o saçma şey aklına geldikçe o andaymış gibi kızarır, bozarır kendi kendine… İlkokulda yanlışlıkla kırdığım vazo, sevgilinin okyanustan çıkıp gelmiş zar gibi incecik deniz kabuğu…
Ve beni kendimden utandırdığınız anlar…
Tecavüz edilen altı aylık, iki, üç yaşında bebekler, tecavüzcüsüyle baş başa kalıp iliklerine kadar korkup, canı yanıp ölmüş çocuklar… Bir bombada, bir savaşta ve hatta barışta gözünü, elini, ayağını, yaşamını kaybeden çocuklar… Aç yatan çocuklar… Dayak yiyen çocuklar… Bir bottan denizin ortasına saçılmış, ölüsü bile üşümüş çocuklar…
Çocuklardan utanıyorum ben en çok…
Memleket burası ise utanacak öyle çok şey var ki…
Utanmazca, yüz kızarmadan söylenen yalanlar, iktidar kavgaları, yapılamayan seçimler, gayri demokratik adalet sistemi, gelir eşitsizliği, insanların hak ve özgürlüklerini kendi gücünü, parasını arttırmak için gasp edenler… Cinayetlerine kılıf bulanlar…
“Şayet utanmıyorsan, dilediğini yap!”
Şöyle düşündürdü bugün;
– Utanmak, nedir?
– Kim yaptı ki bütün bunları… Ben utandım, olanlardan.
Utanmak; yapılmış bir yanlışla, günahla ilgili bir şey değil.
Benim bahsettiğim öyle bir utanmak değil en azından. Anlatması çok zor bir şeyden bahsetmiyorum aslında.
Cinsellikle ilgili bir utanmadan bahsetmiyorum.
Sosyal olmakla ilgili bir utanmadan bahsetmiyorum.
Yanlış bir şey yapmanın sonuçlarından bahsetmiyorum.
Mahcubiyetten, çekingenlikten, pişmanlıktan bahsetmiyorum.
Bile isteye yapılan rezilliklerinden, şuursuzluklarından, yanlışlarından utanıyorum…
Utanmak; cebinizden çıkan başka birine ait bir eşya gibi…
Siz almadınız, çalmadınız… Suç yok. Ama orada işte…
Tek cümlelik bir eşyaydı cebimden çıkan. Bir yolunu bulurum ben onu kaybetmenin… Hoş kaybetsem de başka bir yerden çıkıyor… Benim değil kardeşim… Cebimden çıkan cümle…
Suç; bugün utanılacak şey yapmak değil… Utanmak.
“Utangaçlık bencilliğin bir şekli, insanın tutkusunun gücüne karşı koyabilmesinin çaresidir.”
Utangaçlığı yenmemizi, yok saymamamızı isteyen bir dünya var!
Utanma yap, utanma git, utanma giy, utanma söyle!
Oysa ben bu kadar kötülüğün içinde kalmaktan, insan olmanın kıyısından geçememişlerle aynı havayı solumaktan, duyarlılıktan nasibini almamış, etliye sütlüye karışmayan, bencilleri görmekten, gencecik insanların hiç uğruna ölmesinden, siyasetten, politikadan, kirli oyunlardan, terörden, savaşlardan, para, din, güç diye bağırıp ortalığı kan gölüne çevirenlerden, ölen çocuklardan, yetim kalan, öksüz kalan evlatlardan, onlara oyun oynatamayıp, güzel bir dünya verememekten, kaygılanmaktan, yorulmaktan, elden hiç bir şey gelmemesinden, gitgide daha da boka batmaktan utanç duyuyorum…
Utanmak konusunda yazdığımı fark edince 25 kırmızı yanak gücünde utanılması gereken bütün bu zavallılıkları halen pişkince sanki iyi bir şeymişçesine yapan herkesten, kendimden dâhil…
Utandım.
Unutmamışsam demek utanmayı…

(10-07-2025 Çarşamba)

(02-07-2025 Çarşamba)

(25-06-2025 Çarşamba)

(18-06-2025 Çarşamba)
(11-06-2025 Çarşamba)
(04-06-2025 Çarşamba)
AİDİYET
Aidiyet; el değmemiş bir hassasiyettir. El değince, örtüsü bozulur…
Ait olmanın tadının kaçtığı şeyler bunlar…
Bir gruba, bir dine, bir aileye, bir ülkeye, bir insana ait olmanın, onsuz kendi olamamanın acıları hep bunlar…
Özgürlüğün baş düşmanı, cehaletin başat düzenleyicisidir aidiyet.
– hangi dine mensupsun?
– hangi ülke/şehirdensin?
– hangi ırktansın?
– hangi takımı tutuyorsun?
– hangi siyasi görüştensin?
Gider bu böyle, insan kendi başına birey olamadığı sürece sürer… Var olmanın yanlış yere konuşlanmasıdır bünyede… Günümüzün asosyalleşen, birbirinden uzaklaşan ve soğuyan bireyinin kendini yaşamda hissetme yoludur belki de…
Aidiyet duygusunun ilk alıp götürdüğü şey rasyonalizmdir.
Gerçeği görmeyi kaybeder önce insan… Ait olduğunu zannettiği şey olmaya başlar… Ona uyumlanır, ona göre şekillenir. Dili, yaşamı o olur…
Uğrunda rezil olur, uğrunda cani olur, uğrunda katil olur, uğrunda boşa kürek sallar…
Özgürüm dediğin hayatının gizli öznesidir…
Ait olmamak özgür olmaktır.
Aidiyet kısa vadeli mutluluk, uzun vadeli kısıtlanmışlık, mutsuzluktur.
Yetinmektir, gençliği sömürmektir.
Rahattır, uyku haliyle yaşamaktır. Karanlık tünelin sonundaki ışığın gözleri rahatsız etmesidir.
Aidiyetin kökeninde meta olmak vardır, sahiplik vardır. Sahip, mülkü üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilir… Onu kendi için savaşa gönderir, ölüme gönderir…
Aidiyet neyi neden yaptığını göremediğin körlüktür.
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini bilmeden aslında bu duyguya çok doğru bakabilmek de mümkün değildir. (Maslow’un bu teorisi ile ilgili olarak hissiyatımı yazmadan geçemeyeceğim; aslında ters çevrilip kapitalist sistemin uygun yerine 10’luk duvar çivisi ile monte edilmesi gereken hiyerarşidir.)
Bir toplumu dize getirmek kolay değil, diz çök deyince çökmezler… Ama aidiyet duygusu insana, topluma çok şey yaptırabileceğin gizli bir silahtır… O sebeple sistem tarafından körüklenir, desteklenir ve yaşamın gerekliliği haline getirilir.
Ait hissettiğiniz şeye dikkat edin… Belki de kendi istediğimi yapıyorum sanıyorken birilerinin çıkarının kuklası olmuşsunuzdur.
Her türlü iktidar sizi ait kılmak ister… İster birey olsun, ister bir grup, ister devlet… Ait olun kendinizi önemli, harika hissedin pazarlamasıdır durum… Ticari, siyasi, dini ve kültürel her türlü pazarlama faaliyetinin istismarına davet çıkaran bir benlik tatminidir.
Sosyal bir varlık olan insanlığın; sosyo-kültürel, politik, ekonomik olarak en çok istismar edilen duyguların başında gelir aidiyet duygusu.
İnsanlığın bu zaafının, aynı zamanda en temel ihtiyaçlarından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor tüm söylediklerim. Sıkıntı da burada başlıyor. En çok önemsediğimiz, üzerine titrediğimiz şeyler, en büyük zaafımızdır da aynı zamanda. En çok onlara karşı aidiyet hisseder ve en öldürücü darbeleri oradan alırız hep. Hayatın insanlığa attığı en büyük kazıklardan biridir bu çelişkiler barındıran duygu…
Cümle içinde kullanalım şimdi;
Benim AİDİYET duygum alındı bu günlerde…
Zaten sıkıntılı bir durumdu… Bana ait hissettiklerime karşı sahip olduğum, kendimi bir yere ait hissedemediğim ruh halim daha da depreşti…
Çünkü aidiyet hissedebileceğiniz şeyler ya da durumlar, size olumlu duygu ve düşünceleri yaşatan yerler ve kişiler olmalıdırlar… Bakıyorum… Bir daha bakıyorum…
Ülkemdeki şuursuz biat ve gidişata bakıyorum…
Yaşadığım şehrin sözde medeni, gerçekte ticari ve siyasi yaklaşımına bakıyorum…
Bildim bileli gidip oy verdiğim partiye bakıyorum…
İçinde olduğum gruplardaki hırs, ego ve öne geçme çabalarına bakıyorum…
Kalmış üç beş arkadaşın neler yapabildiğine bakıyorum…
Daha saymalı mı gerisini bilmem…
Ama gerisi size kalsın…
Ben bu çirkinliği, vatanına, şehrine, ailesine, dostuna düşmanlığı “an la ya ma dı ğım” için kendimi bir yerlere ait hissetmiyorum…